Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2013 Salı

Geç Antik Dönem'in Sonlarında İslam'ın Gelişiyle Tur Abdin Topografyasının Değişimi

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
221 (2012), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih, mayıs 2012'de yayınlanan 221. sayısında editörlüğünü Turhan Kaçar'ın yaptığı "Eskiçağ Tarih Yazıcılığında Değişen Paradigma: Geç Antikçağ'ın Doğuşu" dosyasını kapağa taşıyarak Türkçe tarihyazımında az bilinen Geç Antikçağ'la ilgili tartışmalara dikkat çekiyor.

Toplumsal Tarih dergisinin 221. sayısındaki "Eskiçağ Tarih Yazıcılığında Değişen Paradigma: Geç Antikçağ'ın Doğuşu" başlıklı dosyada Turhan Kaçar'ın yanı sıra Oğuz Tekin, Mustafa H. Sayar, Kutlu Akalın, Elif Keser- Kayaalp gibi önemli arkeologların makalelerine yer veriliyor. Turhan Kaçar, Geç Antikçağ dünyasının siyasi tarihinde, Doğu'nun yaratıcı ve yönlendirici siyasal enerjisinin MS 3. ve 8. yüzyıllar arasında Akdeniz dünyasının sınırlarının yeniden şekillenmesinde nasıl belirleyici bir rol oynadığına işaret ediyor. Yazar, ayrıca Geç Antikçağ'ı farklı bir çalışma alanı olarak tanıtan Peter Brown ile yaptığı söyleşide Brown'ın bu döneme ilişkin görüşlerini, beslendiği kaynakları, eğitimini, akademik tercihlerini ve akıl yürütme tarzını ortaya koyuyor. Oğuz Tekin, Geç Antikçağ'ın önemli imparatoru Büyük Constantinus'un döneminde Avrupa tarihini değiştiren gelişmeleri; imparatorun Hıristiyan olması ve başkentinin Roma'dan Byzantion'a taşınmasını o dönem kesilen sikkeler üzerinden anlatıyor. Mustafa H. Sayar, Geç Antikçağ'da bir dünya imparatorluğunun başkenti olan Constantinopolis'in farklı bir şehirleşme anlayışıyla kurulmasını değerlendiriyor. Elif Keser-Kayaalp, yapıları ve konumuyla bölgenin en dikkat çekici köylerinden biri olan Hah'a odaklanarak Geç Antik Dönem'in sonlarında İslam'ın gelişiyle Tur Abdin topografyasının nasıl değiştiğini inceliyor. Kutlu Akalın, Geç Antikçağ'ın Doğu Roma toplumuna dair Yunanca ve Latince'den başka dillerde yazılmış eserlerden de yararlanılabileceğine dikkat çekerek eserlerini Süryanice yazmış Efesli Yuhanna'nın tanıklığında başkent Constantinopolis'i tasvir ediyor.

Halil Atılgan: Türkülerde Ahraz Dile, Bülbül Güle, Arı Bala Gelir...

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Türkülerimiz ekmek gibi su gibidir. Deniz olur dalgalanır, nehir olur şahlanır. Bazen karlı dağ olur geçit vermez. Kır çiçekleri gibi, yaban gülü gibi arı duru ve yalınkattır. Zalim felek, gurbet, ayrılık, gönül onunla dile gelir. Düşündürür, güldürür, ağlatır, oynatır. Sevindirir. O, gönlün aziz dostu, duygu ve düşüncenin aynasıdır. Bizi söyler, bizi çalar, bizi anlatır. Hepsi ayrı renkte ve biçimdedirler. Halkımızın yaşama mücadelesinin dile ve tele yansımasını sağlayan bir aynadır. Onun içindir ki Anadolu insanı düğününü, kara gününü, kınasını, yakınmasını, mizahını, taşlamasını, kahramanlığını, aşkını, gurbetini, hatta sevgilisine sitemini dahi turnanın kanadında dile getirmeye çalışmış. Onlar bize, biz onlara sevdalanmışız. Geçit vermez dağları onlarla aşmış, ulaşamadığımız yerlere onlarla haber salmışız. Türkülerimiz arı misali her çiçekten bal almış, çiçekten çiçeğe konmuş, sevda bahçemizin gülleri olarak geçmişten günümüze varlığını korumuş. Onun için türküler yakılmış toprak üstüne, aşk üstüne, sevda üstüne. Her konu onlarla dile gelmiş. Kerem'in Aslı'sı, Karacaoğlan'ın yavuklusu onların sayesinde dal budak salmış. O kadar geniş bir alana yayılmış ki: Âşığın sevdası, Yörük kızının gaydası, Erciyes'in yaylası, bülbülün kanadının sarısı bile onlarla dile gelmiş.

Neleri barındırmamış ki bünyesinde: Karadeniz'in hamsisi, Sisdağı'nın dumanı, Kızılırmak, Aras ve Fırat türkülerle ününe ün katmış. Dertlilerin yoldaşı, âşıkların sırdaşı olmuş. Çobanın kavalı, obanın yaylaya göçü, tülü mayanın inleyişi, Gelin Ayşe'nin suya gidişi onlarla dile gelmiş, Toroslar'daki pınar, kayada kekliğin sekişi, bir sekiye çıkıp delicesine öten turaç türkülerimizin nağmeleriyle bize ulaşmış. Âşık, turnalarla sevdiğine haber salmış. Kırım, Kerkük, Estergon, Eğri Kalesi, Yemen, Bağdat türkülerle ününe ün katmış. Türküler derinliklerinde bizi anlatan kendimizi bulduğumuz ömür bohçasıdır. Dert bohçasıdır. Sevgi bohçasıdır. Duygular yumak yumaktır bu bohçada. Tortoptur. Herkes gönlündeki sevgiyi en içten duygularla dile getirir. Sevginin, aşkın anlatımı bir başkadır türkülerde. Kendisi bulut, sevgilisini yağmur yapar. Yağmurla bulutu da Maçka'da buluşturur. Trabzon Maçka'dan yüreğimize dolan: "Divane âşık gibi / Dolaşırım yollarda" dizesiyle başlayan türkünün bağlantısı:

Al şalım mavi şalım
Dünyayı dolaşalım
Sen yağmur ol ben bulut
Maçka'da buluşalım

diyerek sevgisini, kavil yerini böyle dile getirir. Dünyayı dolaşsa da onun için en iyi buluşma yeri Maçka'dır. Senin için İstanbullarda kaldım: Arada sıra dağlar var. Pekiyi nasıl buluşacağız. Bu engelleri nasıl aşacağız. Kuş olsak bile zor. Ancak yağmuru ve bulutu Maçka'da buluşturalım. İstanbul'da iken ben bulut olup tüm engelleri aşacağım. Sen yağmur olup yere yağacaksın. Nerede buluşacağız. Maçka'da. Dünyayı dolaşsak ta illa ki Maçka…

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Gerdan

© Filiz Hallıoğlu - Gerdan

Firuz Kutal çizdi: 'Kaderimiz, görevimiz, uygunuz, hazırız...'

© Firuz Kutal çizdi: 'Kaderimiz, görevimiz, uygunuz, hazırız...'

Ansiklopedi'den Wikipedia'ya: Bilginin Toplumsal Tarihi

Peter Burke: Bilginin Toplumsal Tarihi 2
(Encyclopedie'den Wikipedia'ya).
Çev.: Mete Tunçay, İstanbul, 2013,
402 s., ISBN : 9789753332958
[KanalKultur] - Tarih Vakfı Yurt Yayınları, daha önce birinci cildi "Gutenberg'den Diderot'ya Bilginin Toplumsal Tarihi" adıyla okuyucularla buluşan çalışmanın ikinci cildini yayınladı. Kültür tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan tarih profesörü Peter Burke, bu kez de günümüzün bilgi toplumunda dijital teknolojiler sayesinde şekil değiştiren bilgi derleme, araştırma, bilgiye ulaşım ve bilgiyi sunma alışkanlıklarımızı masaya yatırıyor.

"Gutenberg'den Diderot'ya Bilginin Toplumsal Tarihi" adıyla Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan çıkan kitabın ikinci cildi "Bilginin Toplumsal Tarihi II", Peter Burke'nin kalemiyle bilgi tarihi ve bilgiyi üretmenin yöntemlerine dair çağlar boyunca izlenen yöntemleri, yüzlerce yıllık deneyimin ışığında okuyuculara aktarıyor ve bu süreçleri yeniden sorgulama imkanı tanıyor.

Burke, bilgi teknolojilerinin her geçen gün yepyeni buluşlar, cihazlar ve konseptler ile kendini yenilediği bir dünyada, bilgiye ulaşma ve bilgi üretimi konusundaki kabul edilmiş çalışma yöntemlerinin de köklü bir biçimde değişime uğradığı gerçeği üzerinden hareketle, bilimsel disiplin yandaşlığına veya ulusal söylemlere bağlı kalmadan yürüttüğü tartışmayı, "Bilgi nedir?" sorusuyla biraz daha derinleştiriyor ve bilgi felsefesi ile uygulaması arasında bağımsız bir sentez yaratmaya çalışıyor.

Mete Tunçay'ın çevirmenliğini yaptığı kitap, Aydınlanma Çağı'nda bilginin toplumsallaşmasının önünü açan "Encyclopedie"den (1751-1766), bilginin teknolojik, yasal ve kültürel boyutlarıyla benzersiz bir paylaşım örneğini sunan "Wikipedia"ya (2011) kadar olan süreci, karşılaştırmalı olarak irdelerken günümüzde bilgi toplumu diye adlandırılan süreçte, dijital çağın da etkisiyle bu alışkanlıklarımızın nasıl değiştiğini de gözler önüne seriyor. [KanalKultur]

Peter Burke: Bilginin Toplumsal Tarihi 2 (Encyclopedie'den Wikipedia'ya). Çev.: Mete Tunçay, İstanbul, 2013, 402 s., ISBN : 9789753332958

Roz Kohen: Hamur Tatlısı... / Leon el Barragan

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı -

Mûnis görünüşlü babam Yahudi bayramlarında hamur tatlılarını yapma işini yüklenmişti. Bu konuda anneme güvenmez, önlüğünü giydiği gibi, büyük bir projeyi üstlenmişcesine, görevini yürütürdü. Ortalığı toparlamak da her zamanki gibi anneme kalırdı...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Hasan Gürgenarazili: Sanatçı... nedir bu? - Chagall (1887 - 1985)

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Pazarola "akl-ı selim" okur!

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de Pera Müzesi'nde (İstanbul) bir Chagall sergisi açılınca, mümtaz Türk basınının şimdilerde sanatsever ve aksakallı "monşer" duayenlerinden birinin "fırçasıyla âşıkların uçuştuğu" ressam olarak nitelediği Marc Chagall'le ilgili kimi bilgilerimi eski-anakaranın karlı bir gününde sizinle paylaşırken, bu vesileyle bir kitabı "teğet" de geçsem anımsatmak istedim:

Chagall'in yapıtlarıyla yakından tanışmam, New Yort'taki Museum of Modern Art'ta (MoMA) yer alan iki tablosuyla başlar. Bunlardan biri Paris yıllarında "La Ruche"da 1911'de ürettiği insan ve hayvan, doğa ve köy / uygarlığı resmettiği radyal kompozisyonlu "Moi et le village / I and the Village / Ich und das Dorf" (Ben ve Köy) adlı tablosudur. Diğeri de 1915-1920 yılları arasında ürettiği elinde asası, sırtında çuvalıyla "uçan" bir insanı doğduğu kent üzerinde resmettiği, bir tür insan ve kültür, din ve insan-toplum ile mimari arasındaki ilintiyi verdiği "Au dessus de Vitebsk / Over Vitebsk / Über Witebsk" (Vitebsk semalarında) adlı yapıtıdır. Yine ressama ait "Exodus"un (1952 / 1966) yanı sıra The Art Institute of Chicago / Chicago'daki "Doğum" (1912) ve "Beyaz Çarmıha Germe" (1938), St. Louis Art Museum / St Louis'deki "Adem ve Havva" (1912), Stedelijk Museum / Amsterdam'daki "Kemancı" (1912 / 13) ile Kunstsammlung / Düssoldorf'taki (Nordrhein-Westfalen – NRW) "Kemancı" tablolarını da saymadan geçemeyeceğim.

* * *

Şair, hayalperest, egzot... Resim yasağını dikkate almayan Musevi, çok çocuklu gariban bir fakir ailenin oğlu olarak, hayatı boyunca Marc Chagall'in rolü, "yalnız sanatçı" ve "toplum dışında" yaşamak oldu. O, yaşadığı gerçeklerle toplumun içindeydi ama ona dışarıdan bakıyordu.

Balkan Halkları Mozaiğinde Hayatın Döngüleri

 
[KanalKultur] - 2008 İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü sahibi Jordi Savall, kurucusu olduğu Hespèrion XXI ile zaman ve değişim temasına odaklanan yeni projesi "Hayatın Evreleri"ni sanatseverlerle paylaşıyor. Projede hayat döngüsünün farklı evrelerine dair şarkılar, kutlamalar ve ağıtları ele alan, Balkanlar'ın zengin müzikal birikiminden beslenerek kurgulanan büyüleyici müzik sanatseverlerle buluşuyor.

"Hayatın Evreleri" / Hespèrion XXI & Jordi Savall - Montserrat Figueras: konsept; Hespèrion XXI: Marc Mauillon, Lior Elmaleh, Gürsoy Dinçer, Irini Derebet: vokaller; Nedyalko Nedyalkov: kaval; Hakan Güngör: kanun; Yurdal Tokcan; ud; Haïg Sarikouyoumdjian: duduk; Dimitri Psonis: santur, morisca; Fahrettin Yarkin, Pedro Estevan: vurmalı çalgılar; Valeri Dimchev: tambur; Zacharias Spyridakis: lira; Jordi Savall: rebap, vielle, şef

"Balkan Halkları Mozaiğinde Hayatın Döngüleri"

Giriş: Evrenin Yaratılışı
1. Doğum, Bebeklik ve Bahar
2. Gençlik, Öğrenme ve Ergenlik
3. Aşk, Karşılaşma
4. Evlilik, Aile
5. İş, Olgunlaşma ve Sürgün
6. Tecrübe, Bilgelik
7. Maneviyat, Ölüm
Postlüd

Doğuyoruz, büyüyoruz, yaş alıyoruz ve yitip gidiyoruz... Gerçekten yitip gidiyor muyuz, yoksa deneyimlerimiz zamana iz mi bırakıyor? İstanbul Müzik Festivali, "Zaman ve Değişim" temasını işlediği 41. yılında, bu konsept üzerine özel tasarlanmış bir program sunuyor: Konseptini iki yıl önce hayata gözlerini yuman Montserrat Figueras'ın tasarladığı "Hayatın Evreleri", 2008 yılında festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü alan Jordi Savall ve kurucusu olduğu "Hespèrion XXI" ile festivalde... Erken dönem müziğinin süper starı olarak tanımlanan, kurduğu üç müzik topluluğuyla da istisnai bir yere sahip olan Savall, tarihi müziğin günümüzde yeniden değerlenmesinin de başaktörleri arasında yer alıyor. Hespèrion XXI ise üyelerinin enerjisi ve tutkulu uğraşısı sayesinde Avrupa'nın müzik geleneklerinin cevherini keşfedip çıkaran, duygu ve güzellik dünyasını paylaşmasındaki samimiyeti ve dolaysızlığıyla tanınan bir topluluk. Jordi Savall ve Hespèrion XXI, çokkültürlü Balkanlar coğrafyasının müziğinde, kaynağından sonuna kadar hayatın tüm döngülerine odaklanıyor; güzellikleri ve ruhanilikleri ile büyüleyici müzikal gelenekleri keşfe çıkıyor. [KanalKultur]

Sezen Okur - 'Bezemeli Hatayi'

Sezen Okur - 'Bezemeli Hatayi' (Özgün Tasarım)

Mehmet Yardımcı: Âşıkların Dilinde ve Telinde Pîr - Mürşid - Rehber Kavramları

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Eski Türk gelenek ve göreneklerinin, Anadolu'da yaşayan kültürlerinin ve İslâmiyet'in çağdaş bir sentezi konumunda bulunan; dürüstlük ve nefse güven esasına dayanan Alevîlik ve Bektaşîlik özgün semboller sistemi ile güçlendirilmiştir.

İslâmi kurallar çerçevesinde evreni yaratan ve kendinden korkulması gereken, sığınılan tek güç olan Allah; Allah'ın buyruklarını insanlara ileten, Allah ile doğrudan iletişim kuran, Allah tarafından seçilmiş kişi olan Peygamber ve Peygamber'in kendinden sonraki vekili olup Müslümanların başkanı konumunda olan halife; konumları itibariyle apayrı kavramlarken; Anadolu Aleviliği'nde Allah-Muhammed-Ali üçlemesi özleştirilip sanki bir potada yoğrulmuştur.

Alevîliğin inanç sistemindeki Allah-Muhammed-Ali unsurunda Allah her şeye kadir olan ilah; Muhammed onun resulü ve vahiy yolu ile gelen Kuran'ın tebliğcisi, İslâmın denetçisi; Ali de bu yolun uygulayıcı ve koruyucusudur. Bu konuda Piri Er:
"Birçok Alevî Allah-Muhammed-ya Ali diye çağırdığında Allah'la yaratanı, Muhammed'le Peygamberi, ya Ali derken de On İki İmam'ların başı ve birinci halife olması gereken kişiyi ifade ettiklerini söylerken, konunun derinliklerine inildiğinde ifade amacının farklılaştığı Allah'ın Muhammed ve Ali'yi kendi nurundan yarattığı, dolayısıyla üçünün bir nur olduğu düşüncesinin ağırlık kazandığı görülür."[1]
demektedir. Alevilikte Allah-Muhammed Ali üçlemesi kutsal bir görünüm almıştır. Allah, Muhammed, Ali'ye saygı ana ilkedir.

Alevîlik, "Eline, diline, beline; aşına, işine, eşine sahip ol" söylemi ile ilkeli davranışını sürdürmüş; el-dil-bel üçlemesi ile sağlam toplum yapısını korumuş, Alevî toplumunda iki aile arasında oluşturulan sosyal bir kurum niteliğinde olan Musahiplik kavramı ile birbirini koruyup kollama, birlik ve beraberlik içinde yaşama gibi önemli bir işlevi yerine getirmiştir.

Eline, diline, beline sahip olmak Alevi-Bektaşî'lerin en önemli ilkesidir. Yaygın olarak; hırsızlık yapma, yalan söyleme, kimsenin namusuna göz dikme kısa yorumu ile bilinen bu üç ilke aslında daha farklı bir bir yorumu da içermektedir.

El sözü Anadolu ağzında memleket, vatan, il anlamlarına gelmektedir. Eline sahip ol derken; ülkene, vatanına, üzerinde yaşadığın topraklara yani iline sahip ol; diline sahip ol derken konuştuğun güzel Türkçe'ye iyi sahip ol, onları yabancı dillerin egemenliğinden koru, dilinin kirlenmesini önle denmektedir. Beline sahip ol derken de senin iyi bir geçmişin, övüneceğin temiz bir soyun var. Çoğalıp bu soyunu iyi sürdür denmektedir. Bu inançtır ki, Kurtuluş Savaşı'na Anadolu'daki tüm Alevîler büyük bir özveri ile katılmış, ülkeleri, dilleri ve soyları için can siperhane savaşmışlardır.

Allah-Muhammed-Ali üçlemesi Alevîlikte eline-diline-beline sahip ol üçlemesi ile özleşmiş gibidir. Eline-diline-beline sadık olmayan Alevî-Bektâşi kişi kendini Allah-Muhammed-Ali'ye sanki saygısızlık etmiş gibi hisseder.

İsmail Çoban'ın çizgileriyle: Gemein sind wir Deutsch - Putzfrauen-Kabarett 'Die Türkinnen'

İsmail Çoban'ın çizgileriyle:
"Gemein sind wir Deutsch
- Putzfrauen-Kabarett 'Die Türkinnen'"

Sabri Çakır: Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Kadın - Pazarcı - Kümbet Yaylası, Dereli - Giresun (2012)

Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Kadın - Pazarcı -
© Foto: Prof. Dr. Sabri Çakır,
Kümbet Yaylası, Dereli - Giresun, 2012

Kutlu Özen: Muhammet Gani Baba Yatırı

[© Kutlu Özen . KanalKultur] - Muhammet Gani Baba yatırı, Divriği'ye 24 km. uzaklıktaki Anzağar (Kevendüzü) köyündedir. Türbe, köyün üst başındadır. Dikdörtgen planlı, tek odalı, ahşap yapılı ve kiremit örtülü bu türbe 2001 yılında modern bir yapıya kavuşmuştur. 20 ağustos 2001 tarihinde ilçe Kaymakamının da katıldığı açılış merasimine, Divriği ve Sivas kökenli ünlü halk ozanları da katılmıştır. Arguvan yöresinden gelen İsa köylüler, törene ayrı bir renk katmışlardır. Gani Baba'nın torunlarından Hüseyin Şahin Dede'nin türbenin bugünkü hale gelmesinde büyük çabaları olmuştur.

Gani Baba'nın Tarihi Kişiliği

Hayatı hakkında tarihi bilgilere sahip olduğumuz iki yatırdan birisi de Muhammet Gani Baba yatırıdır.

Muhammet Gani Baba, Divriği'nin Anzağar köyünde doğmuş (1826) ve yine bu köyde Hakk'a yürümüş (1889) ünlü bir Bektaşi Babası'dır. Onun ünü, Divriği yöresinde ilk defa bir Bektaşi tekkesi tesis etmesinden ileri gelmektedir.[1]

Nitekim F. V. Hasluck da "Bektaşilik Tetkikleri" adlı eserinde bu tekke hakkında şu bilgileri verir:

"... Divriği'den üç saat mesafede Gani Baba isminde alim bir Bektaşi Şeyhi tarafından tesis edilen ve Anzağar Tekkesi namını taşıyan bir zaviye vardır."[2]

Bugün (1997) Gani Baba'nın tesis ettiği bu tekkeden hiçbir iz kalmamıştır. Yalnızca, Gani Baba'nın sağlığında inşa edilen köy camisi kısmen ayaktadır.[3]

Imre Adorján: Dede Korkut Kitabı'nın Macaristan'daki Geçmişi ve Önemi

Imre Adorján
[© Imre Adorján - KanalKultur] - Kitabın Macaristan'daki Geçmişi

1977'te Ankara'da sanat tarihçisi[1] Gábor Pap, Orhan Şaik Gökyay tarafından yeni Türkçeye çevrilen Dede Korkut kitabını (İstanbul, 1976) aldı, sonra hediye olarak bana verdi.[2] Macaristan'a döndükten sonra kitabı okurken, hemen ilgimi çekti. Dr. András Kelemen'le[3] seçtiğimiz üç hikâyeyi beraber Macarcaya çevirmeye karar verdik.

İlk çevirdiğimiz hikâye Boğaç Han soylamasıydı. Bu esnada eserin Türk kültürünün ama Macar ile de hazine sahibi olduğunu fark ettik. Örneğin, delikanlı boğa ile güreşmesi bizi şaşırttı. Zira János Arany ünlü Macar şair'in eserinde de Miklós Toldi boğa ile savaşıyor! Ama "kırk yiğidin" yani nökerlerin sayısı, hem Toldi'da hem Boğaç soylamasında da 40'tır. Bundan sonra artık Macar ile Türk, özellikle halk geleneklerindeki benzeyişlerini, aramaktaydık.

Deli Dumrul'daki soylamayla Macar halk şiirlerinden "Sevginin Sınanması" denilen türdeki destanların büyük bir benzerliklerini buldum. Bunu benden önce Macar balad araştırıcıları da bilmekte idiler, ama Deli Dumrul hikâyesini hiç okumadılar.

Düşündük, ki Macaristan'da Dede Korkut hikâyelerini tanıtmalıyız. Bunun için Boğaç Han hikâyesi kaynak olarak kullanıp, bir kukla oyununun senaryosunu yazdım. Székesfehérvár'daki bir ortaokulun öğrencilerinin katılmasıyla 1983'te sahneye konuldu. Kukla oyunun galası, o zamanki Türk Büyükelçisi, sayın Osman Başman ve çalışma arkadaşlarının huzurunda, İl Kültür Merkezi'nde, Aziz Stefanos adlı tiyatro salonunda düzenlendi. Öğrenciler bu kukla oyunuyla çok defa yarışmalara katılıp değerli ödüller kazandılar.

1984'te Székesfehérvár'daki Alba Regia Otel'de düzenlenen "Türk Mutfak Gecesi" sırasında, Deli Dumrul ve Sevginin Sınanması aynı zamanda beraber iki yerli tiyatrocu katılmasıyla sahneye konuldu.[4] Piyes aynı şeklinde Yapıcılar'ın Kültür Evi'nde tekrarlandı. Sayın Osman Başman T.C.'nin Büyükelçisi sayın eşiyle ve çalışma arkadaşlarıyla bu iki şölene de katıldı.

İzmir Suikastı

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
222 (2012), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in haziran 2012'de yayınlanan 222. sayısında Ahmet Mehmetefendioğlu ve Cemal Necip Gürel, Fikri Altay Arşivi'nden çıkan yeni bir belge ile İzmir Suikastı'nın iki önemli aktörü Giritli Şevki ve Sarı Edib Efe'nin suikastle ilişkileri ve olayın seyrine olan etkileri üzerine yeni bir pencere açıyor.

Evangelia Balta, Paris I-Sorbonne ve École Pratique des Hautes Études en Sciences Sociales'deki öğrencilik yıllarında ve daha sonraları Halil İnalcık'ın kendi çalışmalarına nasıl yön verdiğini anlatıyor. Ayşe Yazıcıoğlu, "Tarihçinin Odası" söyleşi dizisinin ikincisinde Suraiya Faroqhi'yle tarihçi olmaya nasıl karar verdiğini ve mesleğinin ileri aşamasında bir tarihçi olarak kaynaklarla kurduğu ilişkiyi konuşuyor. Dr. Zerrin İren Boynudelik, Müneccim Krallar'ın "Çocuk İsa ve Meryem"i ziyaretlerinin, hediyeler sunma ritüellerinin Hıristiyan ikonografisi içinde nasıl ele alındığını ve aynı konunun Aziz Vitale Kilisesi'ndeki duvar panosunda nasıl resmedildiğini ele alıyor. Cengiz Yolcu, Osmanlı Sosyalist Fırkası'ndan Refik Nevzad'ın Bâbıâli Baskını'ndan sonra yayınlanan İttihad ve Terakki'nin siyasetini eleştirdiği ve Osmanlı ülkesindeki her unsuru İttihad ve Terakki'ye karşı örgütlenmeye çağırdığı risaleyi sunuyor. Sevda Ayluçtarhan, Abdullah Cevdet'in Mısır'ın özgür ortamında yayınlamış olduğu ve II. Abdülhamid'in müstebid idaresine halkın göz yummasına sebep olan umumi cehalete karşı toplumu eğitmek için kullandığı çevirilerini irdeliyor.

Sabri Çakır: Anadolu'da Tükenen Bir Kültür: Yörüklük

Prof. Dr. Sabri Çakır
[© Sabri Çakır - KanalKultur] - Giriş

Toplumların kültürlerinin kendine özgü özellikleri vardır. Bir toplumun birbirinden ayrı bölgelerinde yaşayan toplulukların / halkların bile kültürleri farklılıklar gösterir. Aslında, kültürleri birbirinden ayıran etmen de bu özgünlüktür. Hiçbir kültür katışıksız / saf ve özgün haliyle sürekliliğini koruyamaz.

Bu bağlamada kültür doğan, yaşayan, etkileyen, etkilenen ve değişen dinamik bir olgudur. Sosyo-kültürel sistem, kendi alt yapısına uygun olarak gelişir. Sistem, içinde bulunduğu bireyleri sistem doğrultusunda etkilemeye, eğitmeye ve kişiyi sisteme uydurmaya çalışır. Kişi ile sistem arasındaki bu başı ve sonu belirli olmayan ve sosyo-ekonomik yapıdan kaynaklanan bu dönüşümlü etkileşim kültürel süreçleri ve buna bağlı değişmeleri oluşturur.

Değişmenin olmadığı bir insan topluluğu, aile, birey ve grup düşünülemez. Öyle ise neler değişiyor? Bu soruya karşılık olarak, tarihçiler uygarlığın, sosyologlar toplumların, kurumların, yapı ve işlevlerin, kısaca toplumsal sistemlerin, biyologlar insanın, antropologlar ise yukarıdaki olgu ve kavramların tümünü içine alan kültürün değiştiği yanıtını vermişler, fakat değişen bu şeylerin, ne'liğini tanımlamakta yeterince başarılı olamamışlardır.[1] O zaman, çok kısa olarak ve şimdilik değişme dediğimizde kişinin, grubun, topluluğun, toplumun maddi ve manevi (sosyal) yaşayışında; doğal ve sosyal düzeninde oluşan bir süreç anlaşılır.

Dedegül dağındaki Gözetleme
Kulesinde Karahacılı aşiretinden
bir Yörükle görüşme (Temmuz 2006)
Değişme, çevreye ve ortama uyma ya da çevre ile çatışma halinde bulunan dinamik bir güçtür. Genel olarak değişme iki açıdan ele alınmıştır: Birincisi, sosyal yapıda, sosyal kuramlarda ve bu kuramlar arasındaki değişmeleri kapsar ki bu sosyal değişme diye nitelenir. İkincisi de bir topluluğun / toplumun var olan düzeninin bir tipten başka bir tipe geçmesiyle ilgili olan kültürdeki değişmedir. Bu anlamda kültür değişmesi; bir toplumun / topluluğun siyasal, sosyal ve yönetsel kurumlarında, toprağa yerleşme ve iskân şekillerinde, inanç, düşünce, bilgi, eğitim sistemlerinde; toplumsal hukuk ve yasalarında; maddi alet ve araçlarında, bunların kullanılmalarında, ekonominin dayandığı üretim ve tüketim maddelerinde oluşan değişmeleri kapsar.[2]

Bu yaklaşıma / kurama göre uzun zamandan beri düşünüp araştırmak istediğimiz "Yörüklük" olgusu,"Yörük" diye nitelenen toplulukların günümüzdeki yayla yaşamları, etkileri, özlemleri ve yerleşik yaşamdaki sosyo-kültürel değişimleri bu makalede ele alınıp değerlendirilecektir. Araştırmanın alanı, Konya / Beyşehir-Isparta sınırları içinde bulunan ve "Anamas yaylası" olarak adlandırılan bölgedir. Araştırmanın verileri; bu bölgede Dedegül dağı eteklerinde, ormanlık içinde kendilerini "Yazlıkçı" olarak isimlendiren ve hayvancılık yapmayan, eski alışkanlıklarını sürdüren yerleşik Yörükler, Dedegül dağı üzerinde bulunan Karagöl'ün çevresindeki yaylalarda, giderek sayısı azalan Karahacılı Yörükleri ve Anamas Çayır yaylasında Karakoyunlular aşiretine mensup Yörüklerle yaptığımız kısa süreli gözlem ve görüşmeler sonunda ortaya çıkmıştır. Özellikle Anamas Çayır yaylasında yarı-göçer yaşamlarını hala sürdüren ve çoğunluğunun yerleşik hayata geçtiği Antalya / Serik ilçesi sınırları içindeki Yukarıkocayatak köyü / kasabasında yaşayan Yörükler, bu araştırmanın görsel odağını oluşturmaktadır.

Halil Atılgan: Beste Türkülere Bir Yenisi Daha Eklendi: 'Zeytinyağlı Yiyemem / Basmada Fistan Giyemem'

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Türkülerimiz kaynağından çıktığı gibi kalmamış. Halkın dilinde ve telinde nakış nakış işlenerek, özümlenerek, yorumlanarak yeni boyutlar kazanmış, çeşitli değişikliklere uğrayarak ferdiliklerini kaybetmiş. Folklorik oluşum dediğimiz süzgeçten geçerek derleyiciler vasıtasıyla da bize ulaşmış. Folklorik oluşum dil ve tel aracılığıyla gerçekleşmiş. İşte bu özellik türküleri ferdi olmaktan çıkarmış, anonim olmasını sağlamış. Anonimlik ilkesi de türkülerimizin vazgeçilmez bir özelliği olmuş. Bu özellik geçmişten günümüze kadar da varlığını korumuş, hâlâ da korumaktadır. Onun için türkülere gönül verenler türkü tarifini yaparken anonim olma özelliğini baz alır, tarifini de buna göre yapar. Şimdi bu değerlendirmelere göre türkü tanımlarına ve halk müziğinin özelliklerine bir göz atalım:

Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi'nin 6. cildinin 1482 sayfasında merhum Nida Tüfekçi'nin hazırlamış olduğu bölümde halk müziğinin özellikleri şu şekilde sıralanmış:
  1. Sahibinin bilinmemesi.
  2. Halk tarafından benimsenip onun ifadesine bürünmüş olması.
  3. Kulaktan kulağa verilmek suretiyle hayatını sürdürmesi.
  4. Gelenek haline gelmesi.
  5. Zaman içerisinde derin bir geçmişe sahip olması.
  6. Halkın ortak malı olması.
  7. Mekân içinde yaygın olması.
  8. Yöresel dil ve müzik özelliklerini bünyesinde barındırması.
  9. İddiasız olması.
  10. Kişisel yapım olmaması / Yani beste olmaması.
Bu tespitler Merhum Nida Tüfekçi'ye göre anonim olan türkülerimizin kıstasları. Açıklamaya göre bir ezginin türkü olabilmesi için yukarıda belirtilen özelliklere sahip olması gerek. Aksi takdirde türkü olarak kabul edilmeyecek.

1985 yılında Senem Matbaası tarafından yayımlanan 4 ciltlik Müzik Ansiklopedisi'nde halk müziği: ( 2. cilt, s. 577 ) "Toplumların bütün boyutlarıyla hayatından kaynaklanan duygu, düşünce ve zevklerini işleyerek dile getiren, ait oldukları toplumların kültürlerini yansıtan sözlü ve sözsüz ezgiler" diye tarif ediliyor. Sonra da konuyla ilgili düşünürlerin görüşlerine yer veriliyor.

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Çanlar Çalarken

© Filiz Hallıoğlu - Çanlar Çalarken

Firuz Kutal çizdi: Don Kişot yeldeğirmensiz var olamaz!

© Firuz Kutal çizdi: "Don Kişot yeldeğirmensiz var olamaz!"

Roz Kohen: Apollon'un Sadakacıları / Sedakeros de Apollon

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı -

1950'li yıllarda Kuledibi Büyük Hendek Mahallesi'nin girişinde eski bir havra bulunurdu. Daha önce Apollon Sineması olan bu eski binanın basamaklarında her zaman bir sürü sadaka isteyen oturur, gelene geçene kahyalık eder, neşeli bir biçimde Yahudi İspanyolcası ile şarkılar söylerlerdi...

Hasan Gürgenarazili: Uyur idik uyardılar; uyanmış idik uyuttular...

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - "Tıknefes" olduk, "Nefes"siz kaldık, ama "türkü"süz kalmadık! Nenni de nenni...

Bir dostum sayesinde tanıştığımız ve "öbür dünya" olarak tanımladığımız, sanal âlemde ve orada kurulan chat odalarında, canlar türküler dinliyor, dinletiyor; kâh halaylar çekiyor, kâh zılgıtlar (tiyy veya teww) atıyor; bazan birbirlerine rakı kadehleri göndererek "aşk" ile mest oluyor.

"Okey" ve "kağıt oynama" illeti, özel programlar aracılığıyla canlar arasında rutin olduğu üzere, sadece kültür derneklerinde değil; "öbür dünya"da da devam ediyor; çifte gidip, okey dönmeler ve okey atmalar, bundan dolayı atışmalar da yaşanıyor.

Kısaca, "öbür dünya"daki yaşamın bu dünyadaki yaşamdan pek büyük bir farkı bulunmuyor. Canlar alışkanlıklarını ve yaşam stillerini hemen hemen birebir "öbür dünya"ya da taşımışlar. Sadece bir farkla, sınırları aşan bir şekle büründürerek. Ne de olsa kolay "adapte" oluyoruz. Lakin "biz bize benzeriz" düsturunu unutmadan.

* * *

Canların biraraya gelerek, kimilerinin zaman zaman hem sesli hem de yazılı olarak "gelin canlar bir olalım; başka yerde düşman yok düşman içimizdedir" dedikleri "kendilerince kendilerini aktardıkları" şu "türkü" odalarını sözlü, yazılı ve görüntülü chat odalarının bulunduğu bir sanal âlem programında geçen süre içinde belirleyebildik ve kaydedebildik:

@)>-->>-->-TuRKuLeR-DiYari-<--<<--<(@

Nehir Ağırseven: Yaşamdan Siluetler

Nehir Ağırseven:
1983'te Edirne'de doğdu.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği Bölümü'nü bitirdi.
Trakya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler
Bölümü'nde lisans üstü eğitimine devam
ediyor. Fotoğraf sanatçısı Enver Şengül'ün
teşvikiyle fotoğrafa ilk adımını attı; onun
engin bilgi ve tecrübesiyle bu adımları
büyütmeye çalışıyor.. Fotoğraflarının çoğu,
içinde insan öğesi bulunan yaşamdan kesitler.
Yer aldığı son proje, EFOD bünyesinde
Enver Şengül'ün eğitmenliğinde yürütülen
"Edirne'nin Yüzleri" adlı Portre Atölyesi ve
sekiz aylık çalışmanın ürünü olan atölyenin
karma sergisi. 10'a yakın ulusal yarışmada
fotoğrafları sergilenmeye değer görüldü.
Kendini daha yolun başında duran biri olarak
kabul ediyor.
[© Nehir Ağırseven - KanalKultur] - Siluetler, gizemli karaltılardır fotoğrafa yansıyan. Gizem, fotoğrafın gücüne güç katan en önemli unsurlardan biridir bence. Siluetler fotoğrafın geneliyle kontrast oluşturdukları ve daha belirgin kıvrım ve hatlarla fotoğrafı estetiğin doruklarına taşıdıkları için akılda kalıcı izler bırakır.

Işık oyunlarının yardımıyla ortaya çıkan siluet fotoğrafları bende merak uyandırmıştır hep. Yaşamdan kesitlerin, oyunun, yalnızlığın, isyanın, aşkın, sevincin, dinamizmin, emeğin çarpıcı halleridir siluetler. Hele bir de doğru an, mekân ve ışık ev sahipliği yaparsa onlara, izleyiciyi düş dünyasının derinliklerine sürüklerler.

Yüz ifadeleri ve gözler fotoğrafın duygusunu açığa çıkaran en önemli öğelerdir belki ama siluetler de bu mesajı vermekte oldukça başarılıdır. Kimdir, nedir, gözleri renkli mi, renksiz midir, yüzündeki asırlık çizgileri hayat yorgunluğunu yansıtır mı, yansıtmaz mı görülmez, bilinmez ama bir duruş, bir hareket yaşamdan öyle çok şey anlatır ki insana...

Bilinmezliğin şifreleridir siluetler... Yüzlerini seçemeseniz de yaşamları hakkında ipuçları sunarlar:
Boynunu bükmüş yolda yürüyen bir adam silueti, hüznün ve yalnızlığın; sigarasını tüttüren bir siluet, efkârın; bastonuyla köprüden geçen, yaşanmışlık ve yorgunluğun; elma şekerini yalayan bir çocuk masumiyetin ve sırtında çuval taşıyan bir kadın silueti ise emeğin ve yaşamın ağır yükü altında ezilmişliğin birer sembolleri değil midir?..

İnsan, doğası gereği içeride onu ne beklediğini merak eder ya; fotoğraf içeriye açılan bir kapı olarak düşünüldüğünde, Siluetler içeride bizi bekleyen duyguları veya mesajı çözmemizin aracı olan anahtarlardır aslında. Etkilendiğimiz fotoğrafı karşımıza alır, beğeni ile uzun uzun izler ve perde arkasındaki duyguyu yorumlamak için Siluete odaklanırız. Bize ne anlatmak istediğini duruşundan, gidişinden anlarız. Mesajı açık ve kolay bir biçimde izleyenin önüne sunmaz, hayal dünyasının kapısını aralatır ve düşünmeye sevk eder.

Fotoğrafa masalımsı bir tat veren ama aynı zamanda yaşamın içinden kopmuş Siluetleri türlü biçimlerle karşınıza getirmeye çalıştığım bu seride, umarım sizleri hayal dünyanızda bir keşif yolculuğuna çıkarabilmişimdir. [© Nehir Ağırseven - KanalKultur]

Çukurova Folkloru (İçin) / Seksen Kapıya Doksan Değnek Çalmak - Âşık Karayiğit Osman'ın Hikâye Repertuvarı

Bekir İşlek: Çukurova Folkloru (İçin)
/ Seksen Kapıya Doksan Değnek Çalmak
- Âşık Karayiğit Osman'ın Hikâye Repertuvarı.
Çatı Kitapları, Düziçi Folklor Kitapları: 4,
İstanbul 2012, 520 S., ISBN: 978-605-4337-61-3
[KanalKultur] - Araştırmacı yazar Bekir İşlek'in üçüncü kitabı geçtiğimiz günlerde "Çukurova Folkloru (İçin) / Seksen Kapıya Doksan Değnek Çalmak - Âşık Karayiğit Osman'ın Hikâye Repertuvarı" (İstanbul 2012, büyük boy, 520 sayfa) adıyla yayınlandı...

Yazarın "Düziçi Folklor Kitapları" serisinden olan bu üçüncü kitabı, önceki kitapları "Tekeden Teleme Çalmak" (İstanbul 2009, 272 sayfa) ve "Bir Cerene Av Olmak" (İstanbul 2010, 272 sayfa) isimli kitaplarının devamı mahiyetinde; aynı zamanda serinin de dördüncü kitabı.

Eserin konusu Düziçi / Çukurova folkloru...

Eserde Düziçi / Çukurova kültür ürünlerinden henüz sözlüklere geçmemiş pek çok kelime dâhil atasözü ve deyimi bazen zıtlarıyla, çelişenleriyle birlikte açıklanıyor. Yazar bunu yaparken, zaman zaman Çukurovalı diğer eli kalem tutanların yazılarını da alarak kitabı bir bakıma Çukurovalılar ile bölgesel deyimle "horantacak" (ailecek) yazıyor.

Kitapta şu başlıklar göze çarpıyor:

"Delisi Tutmak, Ocak, Ocaklık, Ocaklama, Ocak Ayırmak, Ateşle Konuşmak, Kav, Sinsin Ateşi, Kil ve Kül, Ağzı Kızıllık, Çelişen Atasözleri, Mıkdanlı, Düşünü Heyketlerken Oynaşını Heyketlemek, Adı Batasıca, Cin, Cindarlık, Sidiklik Bağlamak, Nohut / Hırsız Şişirmek, Yakma / Buzağı Muskası, Muska, Kurt Ağzı Bağlamak, Nazar Değmesi, Doksancık Cücüğü, Kocakarının Kışı, Çocuk Toprağı / Çocuk Belemek, Toprak Yemek, Hacamat, Aşçı, Kınacı, Çomçalı Gelin, Ekşi, Tetiri..."

Kitap 102.ci sayfasından sonra Düziçili Âşık Karayiğit Osman hakkındaki bilgi ve değerlendirmelerle devam ediyor. Sonra âşığın anlattığı şu hikâyeler yer alıyor: Balbörek Hikâyesi, Ahmet Bey ve Güheri Hikâyesi, Ali Paşa Hikâyesi, Âşık Garip Hikâyesi, Deli Boran Hikâyesi, Gündeşlioğlu Hikâyesi, Güzel Ahmet Hikâyesi, Han Mahmut Hikâyesi, Hurşit Hikâyesi, Öksüz Ali Hikâyesi ile Köroğlu Hikâyelerinin Kır Atın Kaçırılması Hikâyesi, Güzel Ayvaz'ın Kaçırılması Hikâyesi, Turna Teli Hikâyesi, Moskof Seferi Hikâyesi, Gürcistan Seferi Hikâyesi...

Mehmet Yardımcı: Zile Âşıklık Geleneğinin Usta Âşıklarından Eminî Düştü

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] -Yaşamı ve Dünya Görüşü

Âşıklar yaşadıkları dönemin sözcüleridir. Halkın duygularına, düşüncelerine, dünyasına ışık saçan bilge kişilikli duygu adamıdır. Bir şiirinde:

Âşık deyip de geçmeyin
Halkın tellalıdır ozan

diyen Âşık Eminî de Nail Tan'ın yerinde bir saptamasıyla "Bu sanatçı kişiliğini yoğun olarak yaşayan, çileyle sarmaş dolaş olmuş bir halk şairidir."[1] Zile âşıklar yurdudur. Talibî, Ceyhunî, Fedaî gibi âşık edebiyatında önemli iz bırakan âşıklar bu topraklarda yetişmiştir. İlçe bazında en çok âşık yetiştiren Zile âşıklar kervanının son temsilcilerinden biri de Âşık Eminî Düştü'dür.

O, toplumu ilgilendiren her konuda yüreğinin tellerini titretip, kendine özgü edasıyla dizelere yansıtıp, bağlamasıyla seslendirmeyi bilmiştir.

Ozan halk için çalışır
İster sorun ister sorman
Her gün Şeytan'la güreşir
İster görün ister görmen

deyişi bu görüşün kanıtlarındandır.

Tokat'ın Zile ilçesinin Hatip Pınarı Köyü'nde 1943'te dünyaya gelen Emini Düştü, kendisini çeşitli şiirlerinde:

Kundak yapıp beni sardılar beze
Tokat vilayetim Zile'dir kaza
Köyüm Hatippınar söyleyim size
Daha dil bilmezdim çaylak idim ben
ve

"Eğer kim olduğumu sorarsan bana
Halk ozanı Âşık Emini'yim ben
Ne bir noksan ne bir fazla tanıma
Halk ozanı Âşık Emini'yim ben"

biçiminde tanımlamıştır.

28 Temmuz 2013 Pazar

İsmail Çoban'ın çizgileriyle: Gerufen, gekommen - wir bleiben! / Çağrıldık, geldik - biz kalıyoruz! // Beiträge zur türkischen Kultur / Türk kültürüne katkılar

İsmail Çoban'ın çizgileriyle:
"Gerufen, gekommen - wir bleiben!
/ Çağrıldık, geldik - biz kalıyoruz! //
Beiträge zur türkischen Kultur
/ Türk kültürüne katkılar"

Sabri Çakır: Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Kadın: Davraz Dağı Eteklerinde Çobanlık Yapan Yörük Kadını

Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Kadın:
Davraz Dağı Eteklerinde Çobanlık Yapan Yörük Kadını
© Foto: Prof. Dr. Sabri Çakır,
Davraz Dağı, Isparta, 2009

Kutlu Özen: Sivas ve Divriği Yöresindeki Dede Düşekleri

[© Kutlu Özen . KanalKultur] - Düşekler, daha önce kutsal olmadığı halde kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve bu hadiseden sonra adak yeri olma özelliğini kazanan kutsal mekânlardır. "Dede Düşekleri, Çelebi Düşekleri, Hızır Düşekleri, Hz. Ali Düşekleri, Kabayel Düşekleri, Gedik Bekçisi Düşekleri..." bu özellikteki düşeklerdir.

Düşekler, adak yeri ihtiyacından doğmuş, sınırlı fonksiyonları olan, çoğu zaman niyaz edilip geçilen adak yerleridir. Bunlardan bir bölümü taş yığınları şeklindedir.[1]

Düşekler bu yönleri ile "Oba Kültü"ne benzer özellikler taşırlar. Abdülkadir İnan, oba kültü hakkında şöyle demektedir:

"Şamanist Türk ve Moğol boylarında "Oba Kültü" denilen bir kült çok yaygındır. Oba, steplerde toprak; dağ geçitlerinde taş yığınlarından meydana getirilen yapay tepeler (höyük)'dir. Bu obalar steplerde mukaddes dağ ve tepe yerini tutar. (...) Şaman, filan oymağın koruyucu ruhunun filan yerde bulunduğunu söyler; boy veya oymak oraya bir höyük yapardı. Bu oba, o boyun tapınağı olurdu. Burada kurbanlar kesilir, dini törenler yapılırdı. Obanın yanından geçen her yolcu atının kılından veya elindeki paçavralardan bir parçayı adak olarak Müslüman Türkler'de de rastlanmaktadır.[2]
Atlas dergisinin "Şaman Türkler/Tuva ve Hakasya" özel sayısında obalar hakkında şu bilgiler yer almaktadır:
"Şamanizm en eski inanç sistemi... Türklerin, Moğolların, Asya göçebelerinin eski dini. Bir yanda gök yüzünü mesken tutmuş iyilik Tanrıları, bir yanda yeraltının karanlığına gömülmüş kötülük Tanrıları. Ağaçta, taşta dağda, suda, ateşte, ayda, güneşte uyuyan ruhlar. Bu Tanrı ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapan şamanlar...
Ağaçlara, taşlara, su kaynaklarının etrafına bez bağlamak Şamanizm'de önemli bir ritüel. Gökteki Tanrılara beyaz, yer-su ruhlarına kırmızı, yer altı Tanrılarına ve ruhlarına ise siyah bez parçaları kullanılıyor. Bu yolla, Tanrılara dilek ve isteklerini ilettiklerine inanıyorlar.
Bir tepenin en yüksek noktası, onun ruhunun açılım noktası olarak kabul ediliyor. Bu noktalarda oluşturulan "ova/oba"lar (taş yığını) tepe ruhunun fetişi aslında.
Şamanizm'e inananlar özellikle dağ doruklarında yada geçitlerinde taşları üst üste yığarak kutsal alanlar oluşturur. Her gelip geçenin yığına bir taş koyması yada bez bağlayarak ruhlara sunuda bulunması gerekir"[3]
Dede Düşekleri / Çelebi Düşekleri

Divriği yöresindeki "Dede Düşekleri" yukarıdaki tanımlara çok uymaktadır. Şamanın yerini Türkmen dedesi veya Bektaşi çelebisi almıştır.

Bircan Coşkun: Narlıdere'de Dede (Mürşid) Evi

[© Bircan Coşkun - KanalKultur] - 1980 yıllarından öncesine değin, pek rastlanılmayan ve sonrasında ortaya çıkan cemevi olgusu, Alevilerin aralarındaki diyaloğu arttırmak, bir merkez etrafında iletişim sağlamak amacıyla, kentleşme karşısında kültürlerini korumaya, devam ettirmeye yönelik olan güdülerin bileşkesinden çıkmıştır. Çünkü kent yaşamında, cem ve kültürün devamlılığı, günümüzün ikâmet alanlarında ve yaşam şartlarında kolya değildir. Ayrıca küçük guruplar, yaşam şartlarına göre, dağılmayla karşı karşıyadır. Bu da cemevi mekânının yaratılmasında etkendir. Tarih boyunca sık sık kovuşturmaya uğramış olan bu inanç gurubunun dikkat çekecek, özel bir biçim taşıyan ibadet yapıları oluştur(a)madığı, rituel açıdan temizlenmiş her hangi bir büyükçe mekânda dinsel tören yapılabileceği söylenegelmiştir. Geçmişi çok eski zamanlara giden ve inanç içeriğinde yoğun mekânsal imgeler bulunduran bir kültür için, bu tür bir yargıyı kabul etmek zor görünmektedir. Gerçi tüm Alevi kültürü üzerine olduğu gibi, cemevleri üzerine yapılmış araştırmalar da oldukça sınırlıdır. Alevi köylerinde öteden beri bulunan köy-toplantı evi, güncel olarak cemevleri şeklinde görülmektedir.

Alevilik kültürü, günümüze kadar, kapalı toplum ve küçük gurupların kendi kendilerine yaşamalarıyla, özelliğini yitirmeden gelmiştir. Öte yandan, Alevi kültürlerinin yüzyıllardır birleştirilmesi arzusu da mevcuttur. Cemevleri ile bu kültürün ne yönde kimlik kazanacağı tartışılmaktadır. Bu yüzden, öncelikle cemevlerinin, Aleviliğin yaşam felsefesini düşünerek, çağımızın dünya ve ulusal toplum yapısıyla konbinesi düşünülerek sosyo-kültürel kimlikli kültür merkezleri haline getirilmesi gerekmektedir.

Cemin yapıldığı her türlü mekân cemevi görevini üstlenirken, oluşan "dede evleri" daha gelişmişlik göstermiştir. Çünkü "dede evi"nin genelde misafirlerin ağırlandığı ve ekseriye cemin yapıldığı mekân olması, biraz daha itinalı olmasını gerektirmiştir. Bu yüzdendir ki, bazı yörelerde görüldüğü üzere, Tahtacıların dinsel merkezi Narlıdere/İzmir'de, Yanyatır ocağının mürşidinin yaşadığı, kısmen taliplerinin katkılarıyla (iki büyük dede evinin ahşapları Mersin ve Adana'dan gemi ve trenle gelmiştir) "dede evleri" oluşturulmuştur. Tabii ki temelinde tamamıyla yerleşik kültür izleri bulunmadığından, kültür ile ilgili güçlü mekân materyalleri oluşamamış ve mekânın kuruluşunda, bölgenin en ileri mekânsal tipleri (sakız tipi ev) kullanılmıştır. Mekân olarak köklü yerleşik kültür izi taşınmadığından, yerleşik düzenin mekânına alışmak da güç olmuştur. Bu da bu kültüre geçiş evresinin aşamalaşmasına ve ana binanın etrafında ek binanın yapılmasına sebep vermiştir. Yani gündelik yaşam faliyetlerinin yarattığı planimetre ile "dede evi" bitişmiştir. "Dede evi"ne dede ailesinin yerleşimi zaman almıştır. Bu "dede evleri" hiç bir zaman dergâh, tekke gibi benzeri sıfatlara sahip olmamıştır. [© Bircan Coşkun - KanalKultur]



© Bircan Coşkun

Süleyman Fikri Erten: [1920'li Yıllarda] Antalya Vilâyetinde Tahtacılar

[KanalKultur] - (...) Tahtacılar ağızlarının pekliği ile (ketumiyetle) şöhret bulmuş olduklarından kendileriyle yakından temasta bulunmak, bir müddet aralarında kalmak, âdet ve itikatlarına oldukça vakıf olmak icap ediyordu. Elde edebildiğim bilgiyi aşağıda yazıyorum.
Vilayetimizde Tahtacıların bulundukları yerlerin bir kısmı:
  1. Çobanoğlu Musa Kahyâsı
  2. Beslik Kâhya
  3. Kımçak Kâhya
  4. Celâloğlu
  5. Hızır Kâhya
  6. Ganioğlu Hasan Kâhya
  7. Mustafaoğlu Kâhya
  8. Kanlı Mehmetoğlu Veli Kâhya
  9. Gani Kâhya
  10. Kalendar Hasan Kâhya
  11. Kaşlı Ali Kâhya
  12. 200 nüfuslu Anseli Ali Kâhya
  13. 40 nüfuslu Beşikçi Mehmet Kâhya
  14. 250 nüfuslu Hızır Kâhya
mahalleri vardır. (...)

[Şiveleri]

Tahtacıların şiveleri de muhitin şivesinden ayrıdır. Telâffuz tarzlarında bir betaet vardır. "Olmayız" diyecek yerde "olmayık", "gelmeyiz" yerinde "gelmeyik" gibi ve buna benzer (...) lehçeleri vardır.

[Giyimleri]

Erkeklerin giyiniş tarzı yerli ahalisi gibi ise de kadınlar üç peşli entari, paçaları bol ve bağlı bir şalvar (Çentiyan) giyerek başlarını dahi kırmızı büyük bir yazma ile bohçalıyarak ve gümüş zincirler, beşlik gibi gümüş sikkeler takarak köylü ve aşiret kadınlarından yeknazarda seçilebilecek, hususi bir giyinişe tabidirler. Kadınlarında ötedenberi tesettür olmadığından yüz, gerdan ve kısmen göğüs açık haldedir. Elbiseleri ekseriya kirli ve adidir. Maamafih mütemadi çalışma dolayısile umumiyetle bünyeleri kuvvetli ve mizaçları demevidir. Beyaz ve kırmızı çehrelerile bir güzelliğe malik iseler de teşekkülatlarındaki kabalık göze çarpar.

[Barınakları]

Mensup oldukları tacirin iltizam eylediği ormanlarda su başına yakın bir yere evvelâ (Alacık) denilen ağaç dallarından kubbe gibi bir kulübe yaparlar ve bu kubbenin üzerlerini yün ile keçi kılını karıştırarak yaptıkları bir nevi keçe ile örterler. Kubbenin etrafını da düzgün kesilmiş ağaç, yonga ve iplerle bağlıyarak sıravarî kapatırlar. Bütün ev eşyasınıda çuvallara koyarak etrafına sıralarlar.

Politik Bir Alan Olarak Kadın Bedeni: Osmanlı Toplumunda Kürtajın Yasaklanması

Toplumsal Tarih
[Tarih Vakfı Yayınları]
223 (2012), 96 S.,
ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in temmuz 2012'de yayınlanan 223. sayısında Gülhan Balsoy'un "Politik Bir Alan Olarak Kadın Bedeni: Osmanlı Toplumunda Kürtajın Yasaklanması" başlıklı yazısı kapağa taşınarak 1838 ertesinde yeniden organize olan devletin nüfus politikasına ve kürtaj konusundaki tutumuna dikkat çekiliyor.

Gülhan Balsoy, yazısında 1838 sonrası, nüfus artışını sağlamaya yönelik politikaların önemli ayaklarından biri olan kürtajın yasaklanması sürecini hem Osmanlı kadınlarının deneyimlerinin yeniden kurgulanmasına bir fırsat olarak ele alıyor hem de Osmanlı Devleti'nin ideolojik öncelikleri çerçevesinde süreci analiz ediyor. Bu dönemde devletin ideolojik öncelikleri çerçevesinde kürtajın dinsel / ahlâki zeminden daha maddi / dünyevi bir zemine çekilmeye başladığının işaretlerini sunuyor. Kahraman Şakuz, Tarih Vakfı - Şehir Üniversitesi işbirliğiyle 31 mayıs - 2 haziran 2012 tarihinde Şehir Üniversitesi'nde gerçekleşen "17. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu: Kriz ve Dönüşüm" başlıklı çalıştayın geniş bir özetini sunuyor. İrvin Cemil Schick, Türk yapı sanatının şaheser âbidelerinden biri olarak nitelendirilen İshak Ağa çeşmelerini ve kitabelerini ele alıyor. İnci Özkan Kerestecioğlu, Fatmagül Berktay'la, Berktay'ın son kitabı Dünyayı Bugünde Sevmeküzerine ve Berktay, Türkiye'nin düşünsel iklimi, feminist politikada Hannah Arendt'in etkisi, 'Bedenimiz Bizimdir' kampanyası gibi başlıkları konuşuyor.

Olivier Henry, MÖ 6. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar Karia gömü mimarîsindeki değişimi ve Karia'nın gömü gelenekleri ile ilgili çalışmaları değerlendiriyor. Esra Danacıoğlu Tamur, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Ulusal Arşivleri'nde bu perspektifle yazılmış bir dizi rapor-değerlendirme üzerinden İngiliz istihbaratının (Special Operations Executive) Yunan direnişine yönelik çalışmalarını inceliyor. Ahmet Tetik, Artvin'in Ersis köyünden Mustafa Tetik'in 1930-50 yılları arasında hem nakdi olarak hem de bedenen, çalışarak ödediği yol vergisine ilişkin makbuzlardan yola çıkarak 1925 yılındaki meclis tartışmalarını ve "Bedeni Hizmet ve 'Yol Vergisi'" uygulamalarını anlatıyor.

"Evliya Çelebi Özel Sayısı"

[KanalKultur] - "Evliya Çelebi" Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'nin 10. sayısına "özel" konuk oldu.

Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'nin 10. sayısında Mehmet Ali Ünal, "Evliya Çelebi'ye Göre Bir Osmanlı Veziri: Seydi Ahmed Paşa" [An Ottoman Vizier According to Evliya Çelebi: Seydi Ahmed Pasha] başlıklı makalesinde Evliyâ Çelebi'nin verdiği bilgiler çerçevesinde 17. yüzyılın mâruf simâlarından sarayda eğitim görmüş, sancakbeyiliği, beylerbeyilik ve vezirlik rütbelerine yükselmiş; savaşlara katılmış; "devrin kahramanlarından"; aynı zamanda zalim bir şahsiyet olup görev yaptığı yerlerde reâyâya yaptığı zulümlerle tanınan; Köprülü Mehmed Paşa ile giriştiği iktidar mücadelesini kaybedip padişah emri ile 1661 yılında öldürülen Seydi Ahmed Paşa'yı konu ediniyor.

Jean-Louis Bacqué-Grammont ise, "Hayranlık Uyandıran Kültür Şokları: Batı Avrupa'dan ve Osmanlı'dan Birkaç Örnek" [Le Choc Des Cultures Décliné à L'admiratif: Quelques Exemples Ouest-Européens et Ottomans] başlıklı makalesinde, içinden çıktığı kültürün az çok ayrıcalıklı ve yüksek mevkisinde bulunup başka kültürlerin üretebildiği muhteşem eserleri keşfeden herhangi birinin tavrının incelenmesini ele almayı öneriyor; ünlü Angkor-Vat Tapınağı hakkında İberik yarımadası ve Fransız bakışlarıyla Evliyâ Çelebî'nin Piramitler veya bugün Slovakya'da bulunan Košice'deki büyük orglar hakkındaki bakışını yan yana koyuyor.

Mehmet Yaşar Ertaş, "Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Yollar: Kaldırımlar, Köprüler ve Kervansaraylar" [The Roads in the Seyahatname of Evliya: Highways, Bridges and Caravanserais] başlıklı makalesinde Evliya Çelebi'nin Osmanlı dünyasını her yönüyle kaleme aldığı seyahatnamesinde yıllarını geçirdiği yolları, kaldırımları, caddeleri, köprüleri, hanları ve kervansarayları anlatımına bakıyor; onun yola ilişkin verdiği her türlü bilgiyi değerlendirerek Osmanlı yollarının temel unsurlarını irdeliyor.

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Bahar

© Filiz Hallıoğlu - Bahar

Firuz Kutal çizdi: 'Hrant Dink ve toplumun önündeki aydınlar'

© Firuz Kutal çizdi:
'Hrant Dink ve toplumun önündeki aydınlar'

Roz Kohen: Eşek Sütü / Letche de Azno

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı -

Henüz kırk günlük yeni doğmuş bebekken, 'boğmaca' denilen çocuk hastalığına yakalanmışım. Annemle babam beni tedavi etmek için, bana eşek sütü içirdiklerini söylerlerdi...

Hasan Gürgenarazili: Müsvedde

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Hafta sonlarımı kendime ayırırım. Yazı yazma zamanımdır. Bunu gerçek bir Mephisto olan 'imalathatası'yla uğraşmaya başladığımdan beri yaparım.

Adam, yıllarca dernekçidir; hem de profesyonel dernekçi. Türlü derneklerde bulunur. O dernek senin, bu dernek benim, dolaşır durur. Her dernekte takkesini değiştirir. O dernekte küser, başka derneğe gider. Oradan ayrılır başkasına gider. Gene gelir, gene gider...

Herşeye yeniden başlar. Temiz sayfa açma rekortmenidir. Bakkal defterine dönmüş eski defterlerini görmeden.

Önce bir dernekte bulunur övgüler düzer; sonra takkesini aldığında eski dava arkadaşlarıyla ilgili tuttuğu notlarını yazar. Elinin kalem tuttuğunu düşünür. Küsünce, yazar da yazar...

"Fi tarihinde şöyleydi" diye başlar. İyi de takkesi başındayken ne haltlar karıştırdığını es geçer.  Birilerinin de onu yazdığından habersizdir. Yaşadıklarından ve yaşattıklarından habersiz göründüğü gibi.

Zeytinyağı gibidir. Bakar, "fi tarihinde öyleydi" der; bugünkü durumun sorumluluğundan sıyırır aklınca. Yağ gibi üste çıkar. Cıyaklamasının kalemi olduğunu düşünür. Düşünür de düşünür...

Yeri geldiğinde, araştırmacıdır, yeri geldiğinde edebiyatçı...

 Siyasetçidir ve dernekçi...

Eline-beline-diline düsturuna sahip olduğunu da düşünür.

Tarihçiliğe soyunur; aklı sıra a-tipiktir, ama aslında anakroniktir.

Ehh artık internet de icat olunca, orada da at oynatır. Partiden, dernekten arta kalan mesailerini internette gruplarda değerlendirir. Artık "intellektüel"dir ya. Elinde takkesiyle. Al takke, ver külâh; o grup senin bu grup benim yazar durur. Bir grupta yaşasın şu, öbür grupta ölsün şudur. Kaynamış şeker, şerbeti iyi bilir. Ne de olsa kadayıfı pişirmeyi öğrenmiştir. Nabza göre şerbet verir, ortama göre de söylev değiştirir. Hangi grupta ne söyleyeceğini iyi bilir. Takkesi elindedir. Ne de olsa söylevi dernekte, kulislerde ve de msn'de şekillenmiştir. Kendine ricâl-ı gayb "misyonu" yükleyip o'nu, bu'nu, şu'nu "sanal" diye itham eder; aklınca Hoca Nasreddin gibi göle maya çalar! Sonra bakarsınız, ortalıktan kaybolmuştur; hakikaten gayb olmuştur...

Nehir Ağırseven: Yaşamdan Siluetler - III








© Nehir Ağırseven: Yaşamdan Siluetler

Ankara, Ulutaş Sokağı (1923)

1923'te Ankara: Ulutaş Sokağı
[bkz.: Tarih Vesikaları Dergisi II (1942) 9]

Kudret Saylık: Akçaeniş Tahtacılarında Doğum ve Çocukla İlgili İnançlar, Uygulamalar

[© Kudret Saylık - KanalKultur] - Tahtacılarda işin büyük bölümünün insan gücüne ihtiyaç duyulduğundan çocuğa büyük önem verilmektedir. Çocuklar anne ve babaları tarafından kesilen ağaçları katırlar yardımıyla nakliye araçlarının indiği yola kadar taşırlar. Buna katır arkasında "sefer dönme" denir. Genelde bu iş, yedi ile oniki yaşları arasında yapılır. Daha sonra kesim işlerinde motorlu testereyi kullanmayla devam eder.

Her toplumda olduğu gibi doğum Tahtacılarda da kutsaldır ve evlilikten birkaç ay sonra aile büyükleri tarafından evli çiftlere çocuk yapılması için baskı gelmeye başlar. "Ocağın söyünmemesi (sönmemesi)" için çocuk şarttır.

Akçaeniş köyünde yerleşik yaşama geçilmekle birlikte hâlâ tahtacılık işiyle uğraşan ailelerde vardır. Köyde çocuğu olmayan aileler doktora gitmektedirler. Burada çare bulamazlarsa aileler evlatlık alırlar, ki ona 'beslenki' denir. Bu evlatlıklar genelde kadının ya da erkeğin kardeşlerinden alınır. Kadın çocuk yapamıyorsa dışlanmaz; baba evine gönderilmez; üzerine kuma getirilmez. Tıbbi tedavi cevap vermesse 'olçum' denilen halk hekimlerine de başvurulur.

Çocuğu olmayan kadınların başvurduğu çareler şunlardır:
  1. Çıkı, nöbet şekeri, karanfil, tarçın vb. baharatlarla dövülerek rahme konulur.
  2. Kuru incir, dövülerek üzerine kına serpilir ve rahme konur.
  3. Zencefil ve kuru üzüm dövülerek rahme konur.
  4. "Türbeye bağlanma" denilen köyün yakınlarında bulunan Abdal Musa Tekkesi'ne bez bağlanır ve adak adanır.
Hamile kadına 'yüklü' denilir. Hamile kadın doğuma çok az kalana kadar çalışmaya devam eder. Âşık Mehmet Civaroğlu'nun şu anlatımı bu bağlamda önemlidir: Eşiyle birlikte ağacı yıkmaya çalışırken kadın hamiledir ve doğumuna bir ay kalmıştır. Ağaç yıkılır ve ağacın dalının biri kadına çarpar. Orman işletmesinden araba istenir, alamazlar. Kadın ağaç yüklü bir araçla hastaneye kaldırılır ve ölür. Doğum da ölü gerçekleşince Âşık şu yakımı yakar:

İsmail Çoban'ın çizgileriyle: 'Mahmud ile / und Yezida'

İsmail Çoban'ın çizgileriyle: "Mahmud ile / und Yezida"

Hamid Sadi: Anadolu Etnografyası: Tahtacılar

[KanalKultur] - Türkiye hududları dahilinde bazı gizli mezhebler elan mevcudiyetlerini muhafaza etmektedir. Bunlardan en ziyade nazara çarpanlardan biri, garbi ve cenubi Anadolu'da yaşıyan Tahtacılardır. Her dinin yazılmış tefsir ve şerh edilmiş akideleri vardır. Fakat Tahtacıların mezhebi hakkında tesbit edilmiş hiç bir şeye malik değiliz. (...) Garp müellifleri içinde Tahtacılar hakkında uzun uzadıya tetkikatda bulunan zat Berlin Darülfünunu etnografya müderrislerinden profesör Felix [von] Luschan'dır. Viyana ve Paris'de tıp tahsil ettikten sonra antropoloji ve etnoloji ihtisas kesbedip Viyana ve Berlin etnografya müzeleriyle darülfünunlarında çalışmış olan profesör Luschan'ın şarkda bilhassa Anadolu'da müteaddid tetkik seyahatleri vardır. Anadolu'daki uzun tetkikatın neticesi olarak Tahtacılara dair 1890 senesinde Die Tachtadschie (Arch. f. Antrop.) ünvanıyla büyük bir eser neşretmiştir. Birçok resimlerle tezyin edilmiş olan bu eserin nüshası bugün kalmamıştır. Yalnız kitaphanelerde  mütalaası kabil olmaktadır. Ahiren aynı müellif "Kavimler, Irklar, Lisanlar" diye yeni bir kitap neşretti. Burada Tahtacılar hakkındaki bütün malumatını hülasa etmekte olduğundan eserin bu kısmını aynen nakledelim [Luschan, Felix von: Völker, Rassen, Sprachen. Berlin 1922: 95]:

Felix von Luschan

Pek mahdut miktarda, ihtimal 1000 aile, yahut, 5000 nüfus kadar hususi bir cemaat Antalya havalisinde yayılmış - hatta gizlenmiş denecek bir halde - bulunmaktadır ki bunlar garbi Anadolu'da Alevi yani Ali taraftarı tesmiye edilir, fakat onlar kendilerine Tahtacı derler, hakikatende bunlar dağlarda yaşayan ve kerestecilikle geçinen bir zümredir. Bunların intişarı yalnız Antalya havalisini müntazır değildir, civar dağlık yerlerde de bunlara rastgelinir, şu kadar var ki Antalya'dakiler diğer yerlerdekinden daha saf, daha az karışmış bir halde bulunmaktadır. Türkçe konuşan ve resmen Müslüman addedilen Tahtacılar, uzun senelerden beri hizmet-i askeriyeye celb edilmektedir (...) Bunlar kendi itikatları hakkında harice karşı pek ketum davranırlar. Hatta son sırrı kendi karılarından bile gizlerler, çünki onlarca "kadın dili, kaynar su gibidir" sır saklayamaz.

Sabri Çakır: Ön-Asya Etnografyası - Geleneksel Kültürde Kadın - Farklı İki Bölgeden İki Kadın Tipi

"Kent merkezinde gecekondu mahallesine
cami yaptırmak için düzenlenen kermeste,
yufka açıp börek yaparak, katkı
sağlamaya uğraşan gecekondulu ev kadınları"
© Foto: Prof. Dr. Sabri Çakır,
Antalya, 2013

"Yaylada ürettiğini yayla pazarında satan,
aile ekonomisine katkı sağlayan kadınlar"
© Foto: Prof. Dr. Sabri Çakır,
Bektaş Yaylası, Giresun, 2012

26 Temmuz 2013 Cuma

Hakkari'den Ankara'ya: Kağıtçılar

 
"Hakkari'den Ankara'ya: Kağıtçılar",
Yönetmen: Alper Şen, 2006, 69'
[KanalKultur] - Yönetmenliğini Alper Şen'in yaptığı bir belgesel film: "Hakkari'den Ankara'ya: Kağıtçılar"...

1994 yılında Hakkari'nin Ördekli (Kotranıs) köyünden göç etmek zorunda kalan yüzlerce kişi, halen Ankara'nın merkezinde çöplerden kağıt toplamaya devam ediyor.

2001 yılının temmuz ayında amatörce bir hevesle onların hayatlarını kaydetmeye başlayan kişiler zamanla, hem onların yaşadıkları zorunlu göçün acılarına, hem de Türkiye'nin başkentinde kapitalizmin en vahşi yüzüyle verdikleri mücadeleye tanık oldular.

Belgesel, 13 yaşında Ankara'nın çöpünde ailesini geçindirmeye çalışan çocuktan, 60 yaşında köyünden kovulan amcaya kadar, yaşadıkları tüm sürgünlere, hor görülmelere, dışlanmalara inat sadece emekleriyle varolmaya çalışan insanları anlatıyor.

Belgesel şu festivallerde gösterime sunuldu:

10. 1001 Documentary Film Festival - 2007 - İstanbul
13. Turkey-Germany Film Festival - 2007 - Nürnberg
1. Labor Film Festival - 2007 -İstanbul, Ankara
Laborfest - 2007 - San Fransisco
17. Ankara International Film Festival - 2007- Ankara
Apolloniare Art Museum, 35 Years of Video-Art in Turkey Exhibition - 2009 - Strasbourg
LA Istanbul Connection: 18th Street art Center Santa Monica California - 2011- US

Alper Şen

1977'de Ankara'da doğdu. 2000'de ODTÜ Siyaset Bilimi Bölümünden mezun oldu. 2001-2006 yılları arasında Ankara Üniversitesi Radyo TV ve Sinema Bölümü'nde yüksek lisans programına katıldı. 2000-2003'de Ankara'da 25+ Kısa Film Atölyesi'nde çalıştı. VideA, Barış İçin Sinema, Film Kollektifi gibi Ankara'da ve İstanbul'da birçok kollektif belgesel - video çalışmasında ve atölyesinde yer aldı. 2007'de tamamladığı "Hakkari'den Ankara'ya Kağıtçılar" belgeseli Türkiye'de ve yurtdışında birçok festivalde ve sergide gösterildi. 2004'den itibaren "Karahaber" video eylem atölyesinde video çalışmaları gerçekleştirdi. 2008'de Oktay İnce ile Greenhouse Belgesel Geliştirme programına "Çöp İçin Dövüş" isimli projeleri ile katıldı. 2009'da Almanya ve Fransa'da futbol kültürü üzerine NTVSPOR'da iki TV programı hazırladı. Halen Ankara ve İstanbul'da belgesel ve video çalışmalarına devam ediyor.

Yarına Bir Harf

[KanalKultur] - Bugün dünyada yaklaşık 6.700 dil konuşuluyor ve tahminler doğru çıkarsa, yaklaşık 5.000 dil, yüzyılımızda tarih sahnesinden silinmiş olacak... Bu tehlikeye dikkat çekmek isteyen belgeselde dünyanın yaşayan en eski üç dilinden biri olan ve Kuzey Mezopotamya-Güneydoğu Anadolu'da yeşermiş olan Süryanicenin tarihsel geçmişi, Süryanice el yazmacılığı geleneğinin bölgedeki son temsilcisi olan Papaz Gabriel Aktaş'ın dünyası üzerinden ele alınıyor. Filmde doğum ile ölüm arasında yaşamın ve kültürün temel dinamikleri ile Süryanicenin tarihsel gelişimi arasında paralellikler kuruluyor; Süryani dili ve el yazmacılığı geleneği, Süryanicenin 22 harfine karşılık gelecek biçimde bölümlere ayrılarak ele alınıyor. Belgesel, dünyada orijinal dili Süryanice olan ilk film.

Yarına Bir Harf - Yönetmen: Hakan Aytekin; Senaryo: Hakan Aytekin, Hasan Özgen; Görüntü Yönetmeni: Turhan Yavuz; Yapımcı: SODEV (Sosyal Demokrasi Vakfı); Kurgu: Erdinç Dinçer; Müzik: Gabriel Aydın, Belgesel, Betacam SP, Renkli, Türkiye, 2000, 46'

Ödüller

2. Uluslararası Altın Salkım Film Festivali "Birincilik" Ödülü