Bu Blogda Ara

30 Eylül 2013 Pazartesi

İsmail Onarlı: Alevilerde Ölü Geleneği

[© İsmail Onarlı - KanalKultur] - Alevilikte mücerretlik yoktur. Doğurganlık, üretim, paylaşım, katılımcılık, çoğulculuk, özgürlük ve eşitlik temeldir. Hayat mücadeledir: Doğum, evlenme, ölüm yaşamın önemli birer evresidir.

Çorum, Amasya, Samsun. Ordu, Yozgat, Tokat bölgesinde "Su Selası"nda "Hitit gelenek ve göreneği" aynen Alevi inanç ve töresine geçmiştir. Malatya yöresinde mukim Alevi Kürt Atma Aşireti'nde ölen Aşiret Reisi veya efradı ile bir zengin şahıs ise onun için "Koç" veya "Teke" kurban edilerek 7 gün "ölü aşı" şöleni verilir ki, bu da"Hitit gelenek ve göreneği"nde dini ayinin bir ürünüdür. Atûfî Hayreddin Hızır'ın çiftliğinin olduğu ve bugün üç köyün bulunduğu yörede Hitit Höyükleri ve kalıntıları vardır. Hakk'a yürüyen bir kimse (kadın veya erkek) daha naaşı gömülmeden bir "Dâr / Toprak Kurbanı" tığlanır. Ölen kişi fakir ise cemaat kendi arasında para toplayarak kurban keser ve borçlarını öderler. Cenaze evden çıkarken "Su Selası" denilen dini ayinle "Hüseynî makamında" Teslim Abdal'ın bir nefesi söylenerek uğurlanır ve ardından bir barkaç / kova su dökülerek ölen şahıs "dâr-ı bekâya" yolcu edilir.

Musa Baran: Bademler Köyü'nde Sanat Faaliyetleri

[© Musa Baran - KanalKultur] - Bademler Köyü Tiyatrosu: Ünlü Alman düşünürü ve şairi Friedrich Schiller (1759-1805), "Das Theater ist eine moralische Errichtung" diyerek, tiyatronun en anlamlı tanımını yapmıştır. Öyledir. Tiyatro, bir eğitim, edeb-erkân yeridir.

Bademler köyüne gelen bir gazeteci, köyün tiyatro oyuncularından Mehmet Uran'a "tiyatro ne demektir?" diye sormuş. O da "tiyatro edeptir" deyivermiş. Burada Schiller'le Mehmet Uran'ı dengelemek istemiyorum, onları söyleten nedenleri karşılaştırmak istiyorum. "Tiyatro maskaralıktır" denen bir ortamda, elbette ki, "tiyatro edeptir" denecektir. Belli koşullar, belli sonuçlar doğurur...

1930-35 yıllarında, Bademler köyünde öğretmenlik yapan Mustafa Anarat, Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk öğretmenlerinden, hem de devrimcilerinden biriydi. Köylülere tiyatroyu önerdi ve ilk kez çeşme başındaki alanda, "Yarım Osman" oyununu görüntüye getirdiler. Zaten orta oyunlarına aşılanmış olan gençler, bu oyunu da beceriyle başardılar. İşte o gün bu gün Bademler'de "theatral oyunlar" oynanmaktadır. 1969 yılında Bademler köyü, hayırsever bir iş adamının yardımıyla, özel tiyatro binasına da kavuştu. Sürekli değil, ama az da olsa oyunlar oynanmakta, şenlikler o tiyatroda düzenlenmektedir.

1964 yıllarında Necati Cumalı'nın konusunu Bademler'den aldığı "Susuz Yaz" öyküsü, Metin Erksan'ın yönetiminde, köyde filme alındı. Oyuncular Hülya Koçyiğit, Ulvi Doğan ve Erol Taş'tı; ama diğer oyuncular olsun, figüranlar olsun, hepsi de Bademler'dendi. Bu film, Berlin'de "Altın Ayı" ödülünü kazandı...

Burak Gümüş: Cogito Dergisi'nin Bizans Özel Sayısı Üzerine

Cogito [Yapı Kredi Yayınları]
17 (1999), 421 S., ISSN 1300-2880
[© Burak Gümüş - KanalKultur] - 1999 yılında yayınlanan Cogito Dergisi'nin Bizans özel sayısının başarılı olup, 2007'de yedinci baskısı çıkması, bu yapıtın bilimsel analizini meşru kılmaktadır. Çoğunlukta Dumbarton Oaks Araştırma Vakfı ile ilişkileri bulunan yazarlarının yer alan ve özgün Bizans metinlerine de yer verilen bu derginin amacı, "Bizans'tan bize kalan – zaman içinde unutturulmuş – mirası"[1] okuyuculara tekrar anımsatmak ve "bu topraklarda bizden öncekileri tanımaya el atmak"[2]tır.

Dergi, beş bölümden oluşmakta: Bizanslı manastırlarının kurallarına uyduğu dünyeviliğe karşı çıkan Kayseri piskoposu Aziz Basileios'un "Yunan Edebiyatının Nasıl Okunacağı Konusunda Gençlere Söylev"i[3] yer aldığı 'Bir Bizans Klasiği' bölümü; Doğu Roma İmparatorluğu'nun hiyerarşik dünya düzeni'ndeki konumu, Arap İslam, Latin Batı ve Slav Dünyası'na kültürel etkisinin işlendiği 'Harita'da Bizans'ı Aramak' kısımı; Rum-i Şarki'deki toplumsal yaşam ve aşk ilişkilerinin denetlenmesi çabaları, okuryazarlığın ve yoksulların durumu, manastırlardaki hayat, Osmanlı-Bizans ticari ilişkileri bazında Türk-Rum içiçeliği ve İstanbul'un fethine dönemin Bizanslı tarihçilerin bakışını ele alan "Bizans'ta Yaşamak" bölümü; Bizans'taki Türk imajı ve Osmanlı'nın gözüyle Bizans bölümü ve de Türkiye'de Bizantoloji'nin ihmali hakkında makale, tartışma ve söyleşilerin yer aldığı "Bizans: Nasıl Okundu, Neden Okunmadı?" bölümü.

Bizans kültürünün yerine bir Bizans Uygarlığı'ndan söz eden Bizantolog Speros Vryonis, Helenizm ve Hıristiyan Sentezi üzerine kurulmuş olan Doğu Roma'nın Batı Latin, Arap İslam ve Slav dünyasına farklı kültürel katkılarını sorunsallaştırmakta. Dinleri Hint-Avrupa paganlığı olan Slavlar, "9. Yüzyılın ilk yarısında ne alfabeye, ne de yazıya sahiptiler, okuma yazma bilmezlerdi."[4] Rum-i Şarki İmparatoru tarafından misyoner olarak Moravya'ya gönderilen Aziz Kyrillos ve Methodios, Hıristiyanlığın kutsal kitapları ve edebiyatının tercüme edilmesini ve ilk Slav Kiril alfabesinin oluşumunu içeren bir dinî yayma proğramında muvaffak olmaları sonucu, bunların etkisi altında kalan Bulgarların vasıtasıyla, Sırp, Rumen ve Rusların slavlaştırlmış hıristiyan Bizans kültürünün tesiri altında kalmıştır.

27 Eylül 2013 Cuma

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye - III

© Filiz Hallıoğlu - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye

Firuz Kutal çizdi: 4+4+4 eğitim sistemi başlıyor!

© Firuz Kutal çizdi: "4+4+4 eğitim sistemi başlıyor!"

Hasan Gürgenarazili: Dünya Çapında Özlem ve Hüzün - La Paloma

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] -  Bugün size dünyanın en çok çalınan "hüznün, özlemin ve aşkın" aynı zamanda da protestonun şarkısından, ilk kez Julio Iglesias de la Cueva'nın yorumuyla tanıştığım daha sonra Elvis Presley, Dean Martin, Freddy Quinn ve Hans Albers'in yorumlarıyla dinlemekten bıkıp usanmadığım "trans-kültürel" bir şarkıdan, "La Paloma"dan söz etmek istiyorum: Sigrid Faltin'in yönettiği, "La Paloma. Sehnsucht. Weltweit. / La Paloma. The song. Longing. Worldwide. / La Paloma. Añoranza. Mundial." adlı; Almanca ve İngilizce sürümü 93 dk. 35mm Dolby Digital, İspanyolca versiyonu 86 dk. olan bir belgesel filmden de aynı zamanda.

Küba'da Sebastián de Yradier (ölm. 1865) tarafından bestelenen 150 yıllık bir şarkı, La Paloma.

İspanyol - Basklı müzisyen Sebastián de Yradier (Sebastián de Iradier y Salaverri), 1809 Lanciego'da (Rioja) doğmuş. Madrid ve Paris'e gitmiş. 1850 - 1860 yılları arasında Amerika turnesine çıkmış. Küba'dayken, "La Paloma"yı bestelediğine inanılıyor. Ardından Bask'a dönmüş ve 1865 yılında unutulmuş bir şekilde ölmüş.

Gelelim "La Paloma"ya:

Günümüzde Zanzibar'da bir düğün, Romanya'da ise bir cenaze töreni "La Paloma" ile nihayetlenirken; o, Meksika'da yeni seçilen Devlet Başkanı'na karşı "ideolojik" bir tepkiyi dile getiriyor. Aynı zamanda Almanların favori şarkısı. 2003, Bild gazetesi okuyucuları, "La Paloma"yı yüzyılın şarkıları arasında konumlandırdı. Kuzey Almanya'da bu Freddy Quinn ve Hans Albers'de ifade bulan denizci romantizmiyle ilgisi olmayan denizciliğe ve onun özgürlüğüne ait bir simge.

"La Paloma" niçin değişik tenlerdeki ve dinlerdeki insanlara gözyaşı, dahası hüzün ve özlem verir? Dünyada üçbinden fazla dörtbine yakın farklı sürümü bilinen bu şarkının sırrı nedir?

Roz Kohen: Eldivenin Gizemi | El misterio de la guante

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

Sıkıntılı bir çocukluk anım vardır: Yemek masasında kendi başıma yemek yerken, annem sol elime bir eldiveni sıkıca geçirmiş, kaşığı kullanamadığım elime tutuşturmuştu. Eldivenin gizemini çok sonradan öğrendim. Aileler 1950'li yıllarda, çocukların çoğuna "sol elini kullanma yasağı" uygulardı. Bizimkiler yasağın uygulanması ile kekelemeye başladığımı görünce, telaşlanıp o zamanların her derde deva Dr. Spock'un kitabına başvurmuş, hemen eldivenden vazgeçmişlerdi. Her ne kadar sol elimi kullanmama gönülden razı olmasalar da kaderlerine razı olmuşlardı. Aradan otuz yıl sonra kızım da bebekken sol eline kaşığı alınca, o sıkıntılı anı artık çocuklarımıza uygulamadığımıza sevinmiştim...

Ortaçağ ve Tarih- yazıcılığı: Senyörler, Klerkler ve Tarihçiler

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
215 (2011), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih, kasım 2011'de yayınlanan 215. sayısında Taner Timur'un "Ortaçağ ve Tarih- yazıcılığı: Senyörler, Klerkler ve Tarihçiler" başlıklı yazısını kapağa taşıdı.

Kapak konusu olarak yayınlanan Taner Timur'un yazısında, Ortaçağ'da tarih yazıcılığının dönemin bilim anlayışına göre bilimsel sayılmamasının nedenlerini ve tarih-yazıcılığının dönüşümünü anlamak için dönemin baskın zihniyet yapıları inceleniyor. Taner Timur, bunu yaparken tarihçilerle birlikte senyörlere ve klerklere bakarak, onların temsil ettiği Ortaçağ zihniyetini ve bu zihniyetin nedensellikle olan ilişkisi üzerinde duruyor.

Yusuf Ziya Karabıçak, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nda Yunan hurufatıyla Türkçe yayınlanan "Angeliaforos Çocuklar İçin" adlı çocuk dergisini diğer dergiler ile karşılaştırarak inceliyor.

Aude Aylin de Tapia, Aynoroz Dağı kesişlerinin dokuzuncu yüzyıla kadar uzanan ilk yerleşiminin sonrasında inşa edilen manastırların Osmanlı dönemindeki tarihini ele alıyor.

Salih Özbaran, Osmanlı'da bir korsan denizci olan Selman Reis'in 1511'de Osmanlı sultanlığı tarafından Mısır'a gönderilmesiyle başlayan ve 1528'e kadar Kızıldeniz ve açıklarında geçen yaşam öyküsünü ve Selman Reis'in raporunu okuyucularla paylaşıyor.

Osmanlı'dan Günümüze Kur'an ve Hüsn-i Hat, Sempozyuma Konu Oluyor

Osmanlı'dan Günümüze Kur'an ve Hüsn-i Hat Sempozyumu
[Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı]
/ 1 - 3 kasım 2013, Amasya, Tel.: (0358) 260 00 56-57
[KanalKultur] - Hat sanatı denilince öncelikle Kur'an-ı Kerim harfleri ile yazılmış güzel yazı sanatı akla geliyor. Bu sanat, Kur'an harflerinin 6.-10. yüzyıllar arasında geçirdiği uzunca bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmış. Kur'an-ı Kerim'in bir araya toplanmasından sonra, İslâm dininin bilime verdiği özel önemin etkisiyle, çok sayıda kâtip yetişmiş, yazı da doğal olarak büyük aşamalar göstererek önemli bir sanat kolu olmuş. Bu yazının ilk biçimi olan ve adını Kûfe kentinden alan köşeli karakterli kûfî yazısının yerini 9. yüzyıldan sonra aklâm-ı sitte (altı çeşit yazı) almaya başlamış.

İslâm kültürünün önemli unsurlarından hat sanatı, tarihi seyir içersinde gelişmiş, mükemmelleşmiş ve güzel sanatlar arasındaki seçkin yerini aldı. Osmanlı'da Kur'ân-ı Kerimi güzel yazmaya çok önem verildi: “Kur'ân-ı Kerîm Hicaz'da nâzil oldu, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı”... Osmanlı medreselerinde, Amasyalı Şeyh Hamdullah, Ahmed Karahisari, Hafız Osman, Yedikuleli Abdullah, Şekerzâde Mehmed Efendi, Mahmud Celâleddin Efendi, Kadıasker Mustafa İzzet Efendi, Şevki Efendi, Hasan Rıza Efendi gibi daha nice cihanşümul hat üstadları yetişti. Bugün yerli ve yabancı kütüphanelerde bulunan yazma mushafların her biri bu bakımdan ayrı bir değer ifade ediyor.

Sempozyum; hat sanatını başta Kur'ân-ı Kerim'in güzel yazılması olmak üzere, Osmanlı'dan günümüze çeşitli açılardan tanıtmak, mevcut problemleri tespit edip çözüm önerileri sunmak ve hat sanatının gelişmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Bu bağlamda, hat sanatı ile ilgili aşağıdaki konu başlıklarına uygun bildiriler bekleniyor:

I. Turkish Metal Battle Festival - Berlin 2013



I. Turkish Metal Battle Festival
- Berlin 2013 / 28 eylül 2013, Berlin
[KanalKultur] - Türkiye'den ve dünyanın çeşitli yerlerinden Türk(iyeli) Metal müzik grupları, 28 eylül 2013 tarihinde Almanya'nın başkenti Berlin'de "I. Turkish Metal Battle Festival"i kapsamında biraraya geliyorlar...

Organizasyonunu Erol Yıldız ve Serkan Deniz'in yaptığı "I. Turkish Metal Battle Festival"i alanında bir ilk. Türkiye'nin Avrupa'ya açılan ve Türkiye dışında en fazla konser vermiş, başarılı Metal grubu Moribund Oblivion, Bahadır Uludağlar'ın öncülüğünde festivale damgasını vuruyor. Bahadır Uludağlar'ın Pure Black Metal türünde projesi The Exile isimli bir Metal grubu da festivalde yerlerini alıyor. Yine Berlin / Kreuzberg'den Devil Inside adlı grup da festivale katılıyor... Devil Inside'nin vokalini Ballhaus Naunynstraße'de ve kimi tiyatrolarda sahne alan, HipHop projesi de olan Volkan Türeli yapıyor. Ayrıca Dubai'den Mahmut Gecekuşu adlı bir müzisyenin öncülüğünü yaptığı Perversion da festivalde müzikseverlerle buluşuyor. Metal müzik hayranlarına heyecan veren, Türkiye'den festivale katkı sağlayan yılların Death Metal tecrübesine sahip Suicide de sahneye çıkıyor.. [KanalKultur]

Moribund Oblivion - Üzgünüm

"Geçmiş geride kaldı, ağladım bir zaman. /
Ruhum ayakta kaldı, aradım bir derman. /
Anılar hep bir yerlerde yaşar bunu biliyorum, /
Üzgünüm, artık sizlerle kalamam. //

Ve güneş birgün yeniden doğacak. /
Üzerime vuran ışıklarıyla parlayacağım. /
Geçmişte kalan diğer kendime, /
İçimde hep kırgın küskün olacağım. //

Eceli sevdiğinden gelen, /
Belkide mutlu olmalıdır bilemem. /
Bildiğim tek birşey varsa, /
Verdiğin acıyla ölücem. //

Gözyaşım ellerime düştü. /
Avuçlarım kalbime gömdü. /
İçimde ağlayan tüm sevgilerim, /
Suratını seven ellerime küstü." //

I. Turkish Metal Battle Festival - Berlin 2013 / 28 eylül 2013, Berlin

Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Dil ve Eğitim / Sprache und Bildung - 3



Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Dil ve Eğitim / Sprache und Bildung - 3

Ayrıntılı bilgi için bkz. → lernenmachtstark.de

Göçkuşağı

Göçkuşağı [Immigrant] /
Yönetmen: Mustafa Karakaya,
2009, 18'24'', Renkli, HDV;
Türkçe-Yunanca, Altyazı: İngilizce
[KanalKultur] - Tüm hatıralarını Selanik'te bırakıp Akdeniz vapuruyla geldiler. Bomboş evler, verimsiz topraklar karşıladı onları. Ama her şeye razıydılar. Yeter ki Türk topraklarına ayak basalım iki ayaklı tavuğumuz olsun diyordu Huriye teyze. Muhacirdi onlar ve ömür boyu muhacir kalacaklardı.

Ödüller

JCI İstanbul Crossroads 4. Uluslararası Kısa Film festivalinde 1.lik ödülü (İstanbul); 10. Altın Safran Uluslararası Belgesel Film Yarışması'nda Profesyonel dalda 2.lik ödülü (Safranbolu); 3. Kristal Klaket Kısa Film Yarışması 3.lük ödülü (İstanbul)

Mustafa Karakaya

1980 Nevşehir doğumlu. 1999 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü'nü kazandı. 2003'te TRT Genç Sinemacılar programı sponsorluğunda hazırladığı film ile mezun oldu. TGRT ve CNN Türk'te program yapımlarında yönetmen, görüntü yönetmeni olarak yer aldı. Eş zamanlı kısa film çalışmalarına devam etti. Halen doğduğu şehirde kuruculuğunu yaptığı Nevşehir Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği için etkinlikler düzenliyor. Senaryo aşamasındaki filmi için araştırmalar yapıyor.

2008 yılında çektiği "Satılık" adlı belgesel ile İstanbul Uluslararası 2. Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'nde Beşiktaş Belediyesi özel ödülü; İzmit 4. Genç Yetenekler Kısa Film Festivali'nde 2.lik ödülü aldı. Birçok festivalde finale kalarak gösterime hak kazandı. [KanalKultur]

Göçkuşağı [Immigrant] / Yönetmen: Mustafa Karakaya; Görüntü Yönetmeni: G. Hasan Temur; Müzik Yönetmeni: A. Fuat Akman; Grafik Animasyon: Abdullah Aydın; Ses: Gürhan Eren; Işık: Ahmet Kaya; Oyuncular: Sezen Kaya, Tolga Karataş, Methiye Demirci, Hediye Karakaya, Nazik Menekşe, Murat Toprakçı, Serap Karakaya, Meral Karakaya, Leyla Karakaya; 2009, 18'24'', Renkli, HDV; Türkçe-Yunanca, Altyazı: İngilizce

26 Eylül 2013 Perşembe

Halil Atılgan: Tarsus-Çamalanı Köyü Tahtacı Türkmenlerinin Düğün Gelenekleri

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Yöre Tahtacıları Toros Dağlarını yurt edinmiş genellikle geçimlerini ağaç kesim işlerinden temin eden Türkmenlerdir. Yaptıkları işten ötürü de kendilerine Tahtacı denilmiştir. Adana'nın Kuzeyinden başlayarak Fethiye'ye kadar uzanan Akdeniz sahil şeridinin denize bakan yamaçlarında onların yerleşik düzene geçtiği görülmektedir. Köy eşrafından Veli Talipoğlu'nun verdiği bilgiye göre Adana Mersin Tahtacı Türkmenlerini iki grupta değerlendirmek gerekir:

1- Aydınlı Tahtacıları

2- Menemenli Tahtacıları

Çamalanı halkı Menemenli Tahtacı Türkmenlerindendir. Ataları Silifke'den Mersin'e, sonra merkeze bağlı Düğdüören, Dalakderesi köylerinden göçerek Çamalanı'nı yurt edinmişler. Köy önce Tarsus'a bağlı eski Ankara-Adana E 5 kara yolu üzerinde bulunan Taşobası'nın Bekirli mezrasında yerleşik düzene geçmiş. Sonra Çamalanı'na göçmüşler. Tespitlerimize göre köy takriben 1850- 1858 yılları arasında kurulmuş.

Çamalanlılar Ecemirli Tahtacılarındandır. Atalarının İran-Horosan, Suriye-Rakka üzerinden Anadolu'ya göçtükleri söylenmektedir. Eski Adana- Ankara E 5 karayolu köyün içinden geçer. Köy: Adana-Pozantı E 5 karayolu üzerindeki Alman Mezarlığının bitişiğindedir. Gülek kasabasına komşudur. Kasaba sınırları içinde gerçekleşen Kar Boğazı savaşına Çamalanlılar da katılmış, Çamalanlı Adil Efe önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Barış Cihanoğlu - Kendini Bul | Find Yourself

Barış Cihanoğlu - Kendini Bul | Find Yourself
/ 4 ekim - 10 kasım 2013; Galeri İlayda,
Hüsrev Gerede Cad. No:37, Teşvikiye - İstanbul;
Tel.: (0212) 227 92 92
[KanalKultur] - Barış Cihanoğlu, "Kendini Bul | Find Yourself" isimli 15. solo resim sergisiyle Galeri İlayda'da 4 ekim - 10 kasım 2013 tarihleri arasında sanatseverle buluşuyor.

Genç kuşak çağdaş ressamlar arasında, kendine özgü resim dili ve sıra dışı bakış açısı ile bilinen Barış Cihanoğlu, "Kendini Bul | Find Yourself" adını verdiği son serisinde, yaşam içindeki bireyin kararsızlıklarını, benlik arayışlarını, bulunduğu dünya ile kendi iç dünyaları arasında kalışları ile araf'ta kalmanın yarattığı sorunları ve aidiyet meselesini irdeliyor.

Sanatçı resmine son dönemde eklediği deformasyonlara ve sıra dışı çekilmelere bu serisinde de devam ediyor. Portrelerde uyguladığı deformasyonlarda, figürler adeta tuvalin dışındaki başka bir kütlenin çekim etkisi altında kalarak belirli bir yöne doğru sistemli bir şekilde çekiliyor. Buradaki çekilmeler bazen, aynı kompozisyondaki iki farklı figürü aynı çizgide buluşturabiliyor ve bir anlamda onların kader ortaklığına gönderme yapıyor. Bazı kompozisyonlarda benzer konumdaki figürler birbirleriyle kaynaşıp, adeta "aynılaşıyor". Figürler durağan konumda iken sadece baş kısımlarından belirli bir yöne doğru çekilmeleri ise yaşam içindeki bireyin kendini bulmaya çabalarken istem dışı olarak sisteme entegre olma sürecine işaret ediyor.

Heykeltıraş Filiz Öztürk Doğan 2013 Chianciano Bieneli'nde İkinci

Filiz Öztürk Doğan - "thinking",
Bronze - wood, 54.5 x 19 x 22 cm., 2013
 
Filiz Öztürk Doğan
[KanalKultur] - 2013 Chianciano Bienali başarıyla sonuçlandı. Bienale 2000'in üzerinde uygulama arasından jüri tarafından seçilmiş 30 ülkeden 120 sanatçı katıldı. Bu sanatçılar arasında 7 Türk sanatçı eserlerini sergiledi.
Açılışını Belediye Başkanı Gabriella Ferranti'nin yaptığı Chianciano Bienali'ne 7 -14 eylül 2013 tarihleri arasında Sanat Müzesi ev sahipliği yaptı. Farklı Biennale çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yaptı.

Filiz Öztürk Doğan, Leonardo Ödülü'nde heykel dalında 2.lik ödülü aldı.

Filiz Öztürk Doğan

1985-1989 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Cam Ana Sanat Dalı Bülümü'nü bitirdi. Aynı okulda Yüksek Lisans yaptı. 1989 Mimar Sinan Üniversitesi Pano Yarışması 1.lik Ödülü; 1991 II. Prof. İsmail Hakkı Oygar Seramik Sergisi 3.lük Ödülü; 2011 VIII. Florence Biennale Heykel Dalı'nda 5.lik Ödülü ve 2013 Londra Art Biennale Heykel Dalı'nda 1.lik Ödülü aldı. Birçok festival ve sergilere katıldı. [KanalKultur]

Filiz Öztürk Doğan - "chaos",
Bronze - wood, 54 x 28 x 29 cm., 2013

Meray Akmut - BOtOX

Meray Akmut - 'BOtOX' / 25 eylül - 20 ekim 2013;
Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi,
Valikonağı Cad. No:63 K:6-7, Nişantaşı - İstanbul;
Tel.: (0212) 343 85 50 - 51 dahili: 600
[KanalKultur] - Meray Akmut'un "BOtOX" adlı sergisi 25 eylül - 20 ekim 2013 tarihleri arasında, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor.

Dev resimleri ile yedi yıl önce Contemporary İstanbul Sanat Fuarı'nda sanatseverlerin ilgisini çeken; deformasyonu özgün dokunuşlarıyla yorumlayan sanatçı, botox konseptli 17 parçadan oluşan bir sunumla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Sanatçı; video ve heykeli birleştirdiği enstalasyonunda tüm sergiyi "sıkıştırdığını" söylüyor ve "Botox gündemimiz ancak vazgeçilmezimiz değil" diyor.

Sergide sanatı, ciddi bir gerilme sonrası oynayarak ifade etme çabası olarak değerlendiren sanatçının eserlerinden zengin bir sunum bulunuyor...

Meray Akmut

1968 yılında Ankara'da doğdu. 1990'da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'nü bitirdi.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Sabri Çakır: Teke Yöresinde Bektaşilik İnancı ve Niyazlar Köyü

Prof. Dr. Sabri Çakır
"Niyazi Baba Niyazi Baba
Dervişlerin giyer hırkayla aba.
Seydiler de Seydi Baba
Merhaba Dengere'de Çomak Baba yolumuz."
[K.K., İbrahim Bakan (1917 -13 Haziran 2010),29.11.2000 tarihli görüşme]

[© Sabri Çakır - KanalKultur] - "Teke Yöresinde Bektaşilik İnancı ve Niyazlar Köyü" başlıklı makalesinde yalnız prehistorik, arkeolojik, tarihsel, coğrafi ve ekonomik özellikleri ile değil, aynı zamanda sosyo-kültürel yapısı ile de farklılıklar gösteren bir alan olarak algılanan Teke / Göller yöresindeki Bektaşilik inanç ve gelenekleri ile ilgili araştırmalarının bir bölümünü oluşturan Niyazlar köyünde yaşayan Bektaşiliğin bir kesitini değerlendiriyor ve şunları kaydediyor:

© Sabri Çakır - Niyazi Baba Türbesi
"Yöredeki Alevi-Bektaşi yerleşim alanlarından saptadığımız en önemli iki köy Burdur ili sınırları içinde bulunan Kargalı köyü ve Niyazlardır. Gölhisar ilçesine bağlı Kargalı köyünün bir Alevi-Tahtacı köyü olmasına karşın Niyazlar Bektaşiliğin bu yöredeki en eski ve en önemli bir merkezi durumundadır... Niyazi Baba dergâhının (kültünün) bulunduğu Niyazlar köyü de, Burdur'un Yeşilova ilçesi merkezindeki en önemli Bektaşilik inancının sürdürüldüğü bir mekândır... Niyazlardaki Bektaşilik töre, inanç, gelenek, görenek ve uygulamalarına geçmeden önce konuyla ilgili üç kavramdan söz etmek gerekir.. Bunlardan birincisi konumuzla çok yakından ilgili olduğu için açıklanması zorunlu olan "inanç", ikincisi "kült", üçüncüsü "Bektaşilik"tir... Niyazlar köyü, böyle bir inançtan kaynaklanan bütüncül ve karışıksız (saf) bir Bektaşi topluluğunun yöredeki en belirgin ve tek temsilcisi olarak biliniyor. Adı, 1967'de" Yaprakyazı" olarak değiştirilmesine karşın halkının direnmesi ve çabaları ile eski adı " Niyazlar" yeniden verilmiştir... Niyazlar Bektaşi topluluğunu, yörede gözlemlediğimiz topluluklardan ayıran en önemli özellikler; Sünni-Bektaşi karışımı olmayıp salt Bektaşilerden oluşması; dini yöneticinin demokratik yöntemle, yani seçimle göreve gelmesi; dedelik kurumu yerine babalık kurumunun geçmesi, ayin ve törenlerde doğal olanın dışında başka bir davranış ya da saplantı içine girilmemesi, semahlarda eşli dönülmesi, ikrar almada "tek çekilme" (kadın ve erkeğin tek tek ikrar vermesi) kuralının uygulanması vb. farklılıklardan oluşur... Cem'deki bu aşamaları, en önemlisi olan "Dar Meydanı" izler. Bu, cemevinin ortasında bir yerdedir. Dar Meydanı, Alevilik-Bektaşilikte hesap sorma yeri, yargılama yeridir. Eğer kişi suçlu ise, suç burada belirlenir, cezası ne ise verilir. Dar Meydanı'ndaki post, Kolaçık Hacım Sultan Postu'dur. Yani bu kişi Batın (diliyle) kılıcıyla suçluları ıslah etmiş bir kişidir. Oraya da niyaz edilir..Daha sonra Baba'ya niyaz edilir. Baba sorar: "Bundan ağrınmış, incinmiş can varsa, söylesin..."der. "Yok" derlerse, herkes niyaz eder. Ondan sonra da Baba'ya varılır (Baba Postu), niyaz edilir. Sonra rehber postuna (Hz. Ali) / makamına niyaz edilir. Bundan sonraki aşamada Küre / Ocak postuna gidilir. Bu postun simgesel anlamı Hasan, Hüseyin'i temsil etmesidir. Burada şu dua okunur: "Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali...Ya Hasan-Hüseyin, Balım Sultan, Seyit Ali .." Sonra "çerağ"a gideriz. "Çerağı Ruşen var" deriz. Bundan sonra tekrar geri gelinir, ortaya niyaz edilir.. Yani Dar Meydanı'nda niyaz edilir. Böylece "Tarikat namazı" biter. Bu pratikler, niyazlar cem'de yapılanlar.. Esas ibadet "çerağ uyandırması" ile başlar. Çerağ uyandırması şöyle oluyor: 12 İmamları temsil eden 12 mum konulur. Bu mumların her biri bir imamı temsil etmektedir. Onlar yakılırken ayrı ayrı dualar vardır..Yani mumlar yakılırken her defasında ayrı ayrı dualar okunur..."

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye - II

© Filiz Hallıoğlu - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye

Firuz Kutal çizdi: Hayatımız futbol!..

© Firuz Kutal çizdi: Hayatımız futbol!..

Cılavuz Köy Enstitüsü

Cılavuz Köy Enstitüsü - Yönetmen: Ahmet Soner;
Kurgu: Memet Dalmaz; Yapım 13;
Türkiye, 2008, 75'
[KanalKultur] - Kars'ın Susuz (Cılavuz) ilçesindeki Cılavuz Köy Enstitüsü, Türkiye'nin ilk köy enstitülerinden biri. 1940'ta açıldı. Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu gibi aydınların yetişmesinde öncü rol oynadı. Kars ve Ardahan'daki yurttaşların "Aydınlanma Okulu"ydu. Enstitüden 1951'e dek 989 öğrenci mezun oldu. Türkiye'de açılan ilk 14 köy enstitüsünden biriydi ve sınır bölgesinde açılan eğitim yuvası olması nedeniyle de önem taşıyordu.

Belgesel, kapatılana kadar 900'ü aşkın öğretmenin mezun edildiği Cılavuz Köy Enstitüsü'nü anlatıyor. 1937'de Kars'ın Susuz ilçesinde Ruslardan kalma kışlada açılan Eğitmen Kursu, 1940 yılında Cılavuz Köy Enstitüsü adını alarak görevine devam etti. Daha sonraları Cılavuz'a, köy enstitülerinin kapatılması için var gücüyle çalışan Kazım Karabekir'in adı verildi.

Roz Kohen: Büyükada | Prinkipo

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

İstanbul'da kış mevsimi sona ererken, Yahudiler temiz hava alma niyetiyle bahar mevsiminde Büyükada'ya yapacakları ilk ziyarete hazırlanırlardı.

Şakacı mizahıyla bizleri her zaman güldüren babam, "haydi Ada'ya dürbünlü köpeği görmeğe gidelim" derdi. Böylece, alelade bir gezi olmayacağını bilirdik.

İlkbaharda Büyükada'nın şehirdekinden çok değişik ve sakin bir atmosferi vardı. Kendine has mimarisi ve bahçeleri ile Ada ziyaretlerimiz hiçbir zaman alelade değildi aslında.

Ziyaret'in amacı ne olursa olsun, her Ada ziyareti gibi, bu da hatıralardan silinmiyecek bir gezi olurdu.

Gezi'nin başlangıcı, Büyükada'nın iskele çıkışıydı. Çıkışta vapur kalabalığını Çingene kızlar karşılardı. Sepetlerindeki, çam dikenlerine takılmış nefis kokulu yasemin demetlerini, vapurdan inen, günün modasına uygun yazlık elbiseli, zarif beyaz eldivenli kadınlara satarlardı.

Babam hevesle hemen Ada girişinin sağındaki Rum fırıncının dükkanına koşardı. Zaten çörekotu, susam, anason ve tarçın kokuları hepimizi Madam Mariola'nin pastahanesine yöneltirdi. Fırıncı Madam Mariola, önlüğüyle bizleri karşılamaya dükkan önüne çıkardı.

"Müsyü Izak, posi se kala ise?"[1]

800 Kilometre Engelli

800 Kilometre Engelli - Yönetmen:
Murat Erün; Yapımcı: Ayşe Özver;
Kamera - Kurgu: Murat Erün;
Müzik: Cafer İşleyen; 2012, 55'',
Renkli, Türkiye; Türkçe
"Kendinizi bir yolculuğa çıkmaya hazırlanırken düşünün. Sevdiğiniz bir arkadaşınızla birlikte, kıyıları takip ederek, küçük kasabaların taş döşeli sokaklarında dolaşarak, sevimli pansiyonlarda konaklayarak, eski çarşıları keşfederek, merak ettiğiniz ören yerlerini gezerek, eski dostlarınızı arayıp bulacağınız ve yenileri ile tanışacağınız canınızın istediği gibi hareket edeceğiniz bir yolculuk. Yalnız bu seferlik şöyle olsun. Ayaklarınız olmasın ya da olsun ama hareket ettiremeyin. Ya da gözleriniz görmüyor olsun... Yeniden hazırlanın bu yolculuğa. Biraz düşündükten sonra bu sevdadan vazgeçmediyseniz ya başınıza gelecekleri bilmiyorsunuz ya da gerçekten çok cesur birisiniz." (Murat Erün - Yönetmen)
[KanalKultur] - "800 Kilometre Engelli" filmi, fiziksel engelli iki arkadaşın bir motosiklet ve ona takılı yolcu sepeti ile İstanbul'dan Muğla'ya yaptıkları on üç günlük yolculuğu anlatıyor.

Emekli gazeteci Hüseyin Eroğlu (48), yıllardan beri hayal ettiği yolculuğu ressam arkadaşı Aydın Erkuş'un (52) motoruyla gerçekleştirirken, çoğu engelli gibi, bir yerden bir yere "götürülen" değil, "giden" olma fırsatını yakalıyor.

İki arkadaş yolculukları boyunca bir yandan merak ettikleri yerleri görmeye çalışırken diğer yandan engellilerin yaşamlarına, sorunlarına toplum olarak ne derece kafa yorduğumuzu, tutum ve davranışlarımızın onları nasıl etkilediğini düşünmemizi sağlamaya çalışıyor.

Murat Erün tarafından yönetilen ve kurgusu yapılan filmin yönetmen yardımcılığını fotoğraf sanatçısı Altan Bal, filmin özgün müziğini ise Ezginin Günlüğü Müzik Grubu'ndan Cafer İşleyen yaptı. Filmin yapımcılığı Ayşe Özver tarafından gerçekleştirildi.

OnstOn / Can Yeşiloğlu - Ottomanik Düşler: Otomatizmden Ottomatizme

OnstOn / Can Yeşiloğlu - Ottomanik Düşler
/ 26 eylül - 13 kasım 2013; Galeri G-art,
Harbiye Mahallesi, Kadırgalar Caddesi, No:3,
Maçka G-Mall (Şişli Evlendirme Dairesi
Karşısı, Küçükçiftlik Parkı yanı), İstanbul;
Tel.: (0212) 296 08 76
[KanalKultur] - Galeri G-art, İstanbul'un hareketli yeni sanat sezonu içerisinde, Uluslararası İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak, Bienal izleyenlerine farklı bir pencere açan avangard sanatçı Can Yeşiloğlu / OnstOn'un "Ottomatik Düşler" sergisi ile sezonu açıyor. Sergi, 26 eylül - 13 kasım 2013 tarihleri arasında..

Sanat hayatında 10 yılı demlendirmiş ve kendi düş dünyasını kurmayı başarmış genç sanatçı Can Yeşiloğlu / OnstOn, şimdi yaşadığımız ve yarattığımız gelecek içinde; dün, bugün ve yarının aynı anda buluştuğu, zamansal ve uzaysal bir kayma yaratarak geçmişin Osmanlı imgesi ile bugünün megapol İstanbul'u arasında yeni köprüler oluşturarak, bir paralel evren ve yeni köprüler kuruyor. Bu düş aleminde; yapılar hayvanlarla, makineler insan bedenleri ile iç içe girip, yeni ve mutant diyebileceğimiz formlar yaratıyor. Bu dünyanın iş makineleri etsel formalara, fesli "neo Osmanlı" beyleri ise sokak punk'larına karışıyor.

Yaklaşık 100 yıl önce gerçeküstücü sanatçılar, Freud'un psikanalizinin etkisi ile "Otomatizm" denen yazı ve resim tekniğini keşfettiler. Otomatizm en basit tanımı ile aklın her türlü oto - sansürünün ötesinde, zihnin "saf" imgelerinin yazıya ve resme dönüşme serüveniydi. Avangard sanatçı Can Yeşiloğlu; gerçeküstücü Otomatizm kavramını sürekli yeniden ürettiğimiz (ve de tükettiğimiz) Osmanlı imgesi ile birleştirip; bir neoloji yaratıyor: Ottomatik Düşler..

Can Yeşiloğlu için Otomatizm (daha doğrusu Ottomatizm); yatışmış, sakin bir bilinçdışının değil; çatışmalı, merkezsizleşmiş, mekansızlaşmış, kaotik bir bilinçdışının sözcüsü. Onun imgesinde Otomatizmin tedirgin edici, tekinsiz atmosferiyle; çocuksu düşlerin ve yetişkin ütopyaların büyüsü iç içe giriyor. Şansın resme kattığı bu cazibe ile sanatçının ince ince kurguladığı düşler portreler ile iç içe geçiyor. Ve kuşkusuz ressamın kendi şahsına münhasır bu düş dünyası, heyecan kadar meraka, kaos kadar neşeye de ev sahipliği yapıyor.

1930'lardan 1950'lere İktidarın Doğu ve Dersim Algısı

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
210 (2011), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih, haziran 2011'de yayınlanan 210. sayısında Taner Timur'un "Max Weber; Modernleşme Sosyoloji ve Tarihçilik" başlıklı yazısını kapağa taşıdı.

Dergide Taner Timur, Max Weber'in eserleri; 'kapitalist espri', 'tarihi birey', 'ideal-tip', 'protestan etiği' gibi kavramlar çerçevesinde Weber'in Marx'tan hangi noktalarda etkilendiği, Marx'ın ortaya koyduğu sorunlara nasıl farklı yaklaşımlar geliştirdiği gibi konular üzerinde duruyor.

Sezai Balcı ve Mustafa Balcıoğlu, Teşkilatı Mahsusa Başkanı Tunuslu Ali Başhamba'nın hayatına ve mücadelesine odaklanan makalenin ikinci bölümünde Başhamba'nın İstanbul yıllarını ele alıyorlar.

Juliette Dumas, 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı hanedanının evlilik politikasındaki değişime odaklandığı yazısının, bu sayıda yer alan ikinci bölümünde padişah kızları için kulluktan yükselen paşaların damat olarak seçilme geleneğinin nasıl oluştuğunu anlatıyor.

Mehmet Ö. Alkan, 1909'daki ilk seçimlerden 1990'ların başına dek uzanan seçimlere ilişkin seçim kitapları, seçim anketleri, sloganlar, afişler, mizah dergileri gibi kaynaklarla çok renkli bir seçim tarihi sunuyor.

Ahmet Akşit, Fikret Adanır ile 2005 yılında gerçekleşen Ermeni Konferansı ve konferansta sunulan tebliğlerin toplandığı "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştiriyor.

24 Eylül 2013 Salı

Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Dil ve Eğitim / Sprache und Bildung - 2


 
Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Dil ve Eğitim / Sprache und Bildung - 2
 
Ayrıntılı bilgi için bkz. → lernenmachtstark.de

Kağıt Hane

Kağıt Hane - Yönetmen: Belgin Cengiz, Oğuz Karabeli
/ Türkiye, 2008, 72'10"; Dijital
[KanalKultur] - İstanbul Kağıthane'de, Gültepe Yahya Kemal Mahallesi'nde Çingenelerin yaşadığı 11 ev Kağıthane Belediyesi ekipleri tarafından yıkılır. Evlerini yıktırmak istemeyen Çingeneler, yıkım ekiplerine direnir. Yıkımı engellemek için evlerini ateşe verirler; Çevik Kuvvet polisleri tarafından yanan evlerin yanından uzaklaştırılırlar. Kimileri eşyalarını çıkarmak için yanan evlerin içine girer.

2006 yılında İstanbul Kâğıthane İlçesi Yahya Kemal Mahallesi'nde bir grup Çingene büyük blokların ve apartmanların arasına sıkışmış, gecekondulardan oluşan küçük sokaklarda yaşamaktadır. 1946 yılından beri aynı yerde yasamakta olan bu aileler geri dönüşümle geçinmektedirler. Her gün çekçek arabaları ile sabahın erken saatlerinde işe çıkan aileler kendi kültürleri ile barışık ve mutludur. Bir gün belediyeden kendilerine tebligat gelir. Evlerinin yıkılması gerektiğine ilişkin gelen bu tebligat mahallede endişe yaratır. Aileler yıkım tehlikesine karşı çeşitli çözüm yolları ararlar. Avukatlar devreye girer, mücadele ederler, ancak belediyenin uzlaşmaya niyeti yoktur...

Cansu Tanpolat - Öcüler



[KanalKultur] - Mine Sanat Galerisi sezonu Cansu Tanpolat'ın "Öcüler" başlıklı sergisiyle açıyor.

Genç sanatcının ilk kişisel sergisinde yaklaşık 15 adet heykeli sergileniyor. 16- 30 eylül 2013 tarihleri arasındaki serginin Küratörlüğünü Prof. Balkan Naci İslimyeli yapıyor.

Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu olan sanatcı aynı fakültede yüksek lisans eğitimini sürdürüyor...
Prof. Balkan Naci İslimyeli sergi hakkında şunları söylüyor:
"Cansu Tanpolat'ın 'Öcüleri' çocuk dünyasının derinliklerindeki el değişmemiş korkularımızdan üretilmiş biçimlerdir. Bir çocuk odasının duvarlarında geceleri düş gücüyle yaratılan gölgeler ve onların büyüyen, küçülen, çoğalan, biçim değiştiren hatta yatağımıza kadar giren uzantıları, Cansu nun esin kaynaklarıdır. Onun bu sevimli 'Öcüler'i insanın korktuğu şeylere dönüşmesini, kendisini korku öznesiyle arkadaş kılmasını, korkuyu onun aracılığıyla yenmesini dışlaştıran saf anlatımlardır... Her oyun temelde arkaik korkularımızı alt etmeye yönelik dirimsel bir savunmadır. Cansunun yarattığı canavarlarla benzersiz arkadaşlığı bu savunmayı yapıta dönüştürürken, taşıdığı sadeliği biçim malzeme ve renk kullanımınında da yineliyor.. Cansu Tanpolat'ın 'Öcüler'iyle birlikte sanat alanına taşıdığı yaramaz heykelleri, sevgi ve korkunun tek beden olduğu psikolojik derinliğiyle birlikte okunduğunda önemi daha da artan çok boyutlu oyuncaklardır. [KanalKultur]
Cansu Tanpolat - Öcüler / 16- 30 eylül 2013; Mine Sanat Galerisi, Teşvikiye Mah. Prof. Dr. Müfide Küley Sok. No:1/1 Yasemin Apt. D:5, Şişli - İstanbul; Tel.: (0212) 232 38 13

Halil Atılgan: Unutulmayan Béla Bartók

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Béla Bartók : (1881–1945) Araştırmacı, etnomüzikolog, piyanist ve dünyanın ünlü bestecilerinden biri olan Bartók 25 Mart 1881 tarihinde Nagyszentmiklos kasabasında doğdu. Çoçukluğu ve gençlik yılları bu kasabada geçti. Doğup büyüdüğü, gençlik yıllarının geçtiği Nagyszentmiklos kasabası önce Macaristan sınırları içindeyken 20. yüzyılın başlarında dünya haritasının yeniden belirlenmesiyle Romanya sınırları içinde yer aldı. 7 yaşında babasını kaybetti. Küçük kız kardeşiyle yetim kalan Bartók'u annesi büyüttü. Onun musiki heyecanı annesiyle başladı. Annesiyle başlayan bu heyecan piyano ve kompozisyon çalışmalarıyla devam etti. Bu çalışmalarını Laszló Erkel (Franz Erkel'in Oğlu) ile daha da geliştirdi. Dokuz yaşında piyano için parçalar yazan Bartók, on yaşında piyanist, kompozitör olarak halkın karşısına çıktı. Çocukluğunun hastalıklarla geçmesine rağmen çalışmalarını hiçbir zaman ihmal etmedi. Çocukluğunu ve gençlik yıllarını istediği gibi yaşayamayan Bartók 1899–1903 yılları arasında Budapeşte'deki Müzik Akademisi’nde piyano ve kompozisyon öğrenimi gördü. Dokuz yaşında başlayan beste çalışmaları 1904 yılında dünya çapında üne ulaşmasını sağladı. Arkadaşı Zoltan Kodaly ile başlattığı halk müziği çalışmaları Macar Ulusal Müziği'nin ortaya çıkmasına vesile oldu. Eserlerini Macar Ulusal Müziği'yle özümleyerek 20. yüzyılda ortaya çıkan ulusal müzik akımlarının öncüsü oldu.

Bartók kendi müziğinin yanında diğer ülkelerin de halk müziğini inceledi. Onun amaçlarından biri de Türk Halk Müziğiyle, Macar Halk Müziği arasındaki organik bağı tespit ederek iki ulusun ırki beraberliği konusunda kanaat sahibi olmaktı. Bu amacı: 1936 yılında Ankara Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi Dr. László Rásonyi ve Ankara Halkevi Şubesi'nin teklifleriyle konferans vermek, solist olarak Ankara Orkestrası'yla konsere çıkmak, araştırma yapmak üzere Ankara'ya davet edilmesiyle gerçekleşti.

Bartok 2 Kasım 1936 tarihinde Türkiye'ye geldi. İstanbul Konservatuvarı arşivinde incelemeler yaptı. 4 Kasım 1936 tarihinde Ankara'ya gelerek çalışmalarını sürdürdü. Halk müziği ile ilgili konferanslarını Ankara Halk Evinin organizesiyle gerçekleştirdi. 16–17 Kasım tarihlerinde ön araştırmalar da bulundu, program dışı derlemeler yaptı.18 Kasım 1936 tarihinde A. Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses'le birlikte Ankara'dan Adana’ya hareket etti. 25 Kasım tarihine kadar Adana merkez, Osmaniye ve Mersin'de derlemeler yaptı. 78 sözlü, 9 da sözsüz, toplam 87 ezgi tespit etti.

Portreler: Çığlık, A'nın Portresi...

Nuri İyem - 'Çığlık',
Duralit Üzerine Yağlı Boya, 55 x 45 cm., 1960
[KanalKultur] - Evin Sanat Galerisi sezonun açılışını birlikte çalıştığı sanatçılarının daha önce sergilenmemiş eserlerinden oluşan "Portreler" sergisi ile yapıyor.

Sanat tarihi boyunca varolan ve her dönemde önemli bir yeri olan 'portre', salt modelin dış görünüşünü değil, aynı zamanda modelin ruhsal ve duygusal durumunu sanatçının gözünden yansıtır. Sanatçı, karşısındaki ifadeyi hem içinde yaşadığı dönemin hem de kendi iç dünyasının etkisiyle yorumlar.

Evin Sanat Galerisi'ndeki portre sergisi, farklı kuşaklardaki on ressamın kendilerine özgü üsluplarıyla ortaya koydukları portrelerinin yanı sıra Nasip İyem ve Rahmi Aksungur'un büstlerini bir araya getiriyor.

Sergide Nuri İyem'in alışılagelmiş Anadolu kadını portrelerinden farklı olarak 1953'te yaptığı ünlü besteci Beethoven portresi gibi farklı eserleri de yer alıyor.

Türk resminin yaşayan en büyük ustalarından Neş'e Erdok'un portrelerinin yanı sıra özgün portreleriyle Cansen Ercan, bilinçaltı okumalarıyla ürettiği portreler ile Temür Köran, güncel konuları irdelediği resimleriyle Hakan Gürsoytrak "Portreler" sergisinin önemli isimleri.
 
Neş'e Erdok - 'A'nın Portresi',
Tuval Üzerine Yağlı Boya, 100 x 80 cm, 2013
Özellikle kadın portreleriyle dikkat çeken Zulal, kişisel sergilerinde portre geleneğini sıklıkla vurgulayan Emin Turan ve Hakan Cingöz'ün eserlerine Setenay Alpsoy ve Aylin Zaptçıoğlu'nun bu sergi için ürettikleri resimleri eşlik ediyor.

Portreler Sergisi 28 eylül - 9 kasım 2013 tarihleri Evin Sanat Galerisi'nde.. [KanalKultur]

Evin Sanat Galerisi, Büyük Bebek Deresi Sokak No:13, Bebek - 34342 İstanbul; Tel.:(0212) 265 81 58

23 Eylül 2013 Pazartesi

Hasan Gürgenarazili: Hapı Yutmak...

 Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] -  Ne zaman işlerinden bunalıp tatil yapabilecek bir zaman bulabilse, Pasifik'teki o adaya giderdi. Yine öyle oldu...

Dünyanın en yaşlısı, aynı zamanda en genci olan yeni yetme; eski kulağı kesik "Yaşlı Adam", çok sevdiği yerde, küçük teknesi Hexagon'la Pasifik'teki o adada balık tutuyor; okyanusun açıklarında oynaşan balıkların peşine düşüyordu.

Kuşkusuz, elinde balıkçı yüzüğü olmasına karşın, bu amatör balıkçı, kılıç balığı avında değildi ama, köpekbalıklarıyla da sık sık karşılaşıyordu.

Hayatının muhakemesini yaptığı, belli bir süre için inzivaya çekildiği yerde, mutluydu mutlu olmasına ancak, geçmişle gelecek arasındaki anda akıp giden dalgalı suya, esip gelen fırtınaya çevirmeye yüz tutmuş rüzgara karşı kürek çekerken, öylece bir başınaydı...

Kıyıya ulaşıp, Hexagon'u sığınağına çekti. Yılların tecrübesiyle havanın bozmak üzere olduğunu artık anlayabiliyordu.

Kumsalda öbekleşip oturan bir grup adamın yanından kulübesine seyirtirken, rüzgarın yardımıyla artık sesleri duymaktan yorulmuş kulaklarına "hiç" yabancı olmadığı bir lisan çalınınca, "bunlar da nereden çıktı" dercesine dikkat kesildi. Öbekleşen adamları ve rüzgarı önüne alarak, belindeki deniz suyunun giremiyeceği torbasından bir çift kulaklık çıkardı ve kulaklarına takarak, altın rengine dönüşmüş kumsala oturuverdi. Rüzgar, sesleri müzik notaları gibi havada uçurup, ahengli bir şekilde kulaklıkların mekanik aksamından içeri taşıyordu...

"Evet, evet, bu seslerden ibaret lisan o" dedi, kendi kendine...

Sabri Çakır: Eğitim-Öğretim Sistemimizde Toplumsal Bir Değişme Modeli: Köy Enstitüleri

Prof. Dr. Sabri Çakır
Söyle de unutayım,
Göster de belki hatırlarım,
Beni de kat
O zaman mutlaka anlarım.
[Çin atasösü]

[© Sabri Çakır - KanalKultur] - Eğitim sosyolojisi[1] derslerinin önemli konularından birini de "okul-çevre ilişkileri" bağlamında Köy Enstitüleri oluşturmakta idi. Bu dersi öğretmen adayı öğrencilerimizle paylaşırken 17 Nisan haftasına rastlatılmasına özen gösterirdim. Çünkü Cumhuriyet devriminin en önemli eğitim-öğretim simgesi olan bir kurum unutulmuş, kuruluş günü ve yılı bile anımsanmaz duruma gelmişti. Onun için her sınavda öğrencilere Köy Enstitüleri ile ilgili birkaç soru sorar yanıtlamaları beklenirdi. Ne var ki, öğrencilerin orta öğretimde böyle bir konuyu görmedikleri, verilen yanıtların doğru olmayışından anlaşılırdı. Bu açıdan toplumsal değişmede eğitimin rolünün bir deneyimi olan Köy Enstitüleri, her zaman dikkat çeken ve üzerinde önemle durulması gereken ve geleceğin eğitim politikalarına yön verebilecek bir olgudur. Onun için 17 Nisanlar bizim için çok önemli bir tarihlemedir.. Bu makalede bu eğitim kurumunun önemi, kuruluş felsefesi, amacı, zorlayıcı nedenler ve sonuçları tartışılacaktır.

Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940'ta Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç'un emek ve girişimleriyle kurulan bir eğitim-öğretim modelidir. Kuruluşundan günümüze 71 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş olmasına, on yıl gibi çok kısa bir eğitim-öğretim uygulamasına karşın bugün hala onu özlüyor, ilkelerinden, başarılarından, Türk eğitim tarihine, yazınına kazandırdıklarından söz edebiliyorsak; sistemin temelini oluşturan felsefenin, düşüncelerin, ideallerin çok güçlü ve yıkılmaz olduğunu görmemiz gerekir. Cumhuriyetin en önemli kurumlarından biri olan Köy Enstitüleri için devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü şu sözleriyle onun anlamını belirtmektedir:

"Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinden yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm oldukça yakından, candan takip edeceğim."[2] Ne yazık ki, İnönü'nün ömrünün yetmesine karşın Cumhuriyetin en önemli eğitim kurumunun ömrü yetmemiş, yine kuruluşunun onuncu yılında, 17 Nisan 1950'lerde devrin sözde demokrat ve halkçı iktidarının baskısı ve zorlamasıyla kapatılmıştır.

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye


© Filiz Hallıoğlu - Ödemiş Mekik Oyalı Kolye

Firuz Kutal çizdi: 'Bugünkü dersimiz Dersim'

© Firuz Kutal çizdi: "Bugünkü dersimiz Dersim"

Dersim'de İnanç - Antropoloji - Teoloji

[KanalKultur] - Tunceli Üniversitesi tarafından organize edilen ve Onursal Başkanlığını üniversite rektörü Prof. Dr. Durmuş Boztuğ'un yürüttüğü "II. Ululararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu", 20 - 22 eylül 2013 tarihlerinde Tunceli'de düzenlendi.

Sempozyum'da "İnanç - Antropoloji - Teoloji" de bir konu kümesi olarak ele alındı. Bu konu kümesinde "Dersim'de Küreselleşen Ocak - Aşiret İlişkileri" ve "Tunceli Sarı Saltık Ocağı'na Bağlı Alevilerde Uluhiyet İnancı" yoğunluklu şekilde tartışıldı.

II. Ululararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu'nun düzenlenme amacı şu şekilde belirtildi:
"Tunceli (Dersim), etno-politik saiklerle ve daha çok tarih ve sosyoloji disiplini bağlamında üzerine oldukça çok şey söylenen ve belli ki daha söylenecek çok şeyin olduğu bir kenttir. Tunceli'yle ilgili yazılanlar biraz yakından izlendiğinde genel olarak dil, inanç, etnisite veya kültür gibi 'sorunları' merkezine alan çalışmaların entelektüel gündemde belirgin bir biçimde etkili olduğu kolaylıkla görülür. Entelektüel gündeme egemen olan çalışmaların ağırlıkla dil, inanç ve etnisite ilişkili olması, muhtemeldir ki “sorunların yakıcılığıyla” (ya da sıcaklığıyla) açıklanabilir.
Ne var ki, bu 'içsel' sorunların tartışılmasındaki yoğunluk ve yaygınlık, başka bazı toplumsal sorunların tartışılmasındaki önceliği çoğu zaman 'zorunlu olarak' öteleyebilmektedir. Örneğin, yoksulluk, işsizlik, istihdam sorunu gibi önemli bazı sosyo- ekonomik sorunlar, yoğun ve yaygın 'içsel' sorunların belirleyici olduğu bir zeminde hak ettiği gündemi yakalayamamaktadır. Keza örnek gösterilen sosyo-ekonomik sorunlar ve diğer bazı sorunları merkezine almış çalışmaların yeterince yapılmıyor olması Tunceli'de tartışmaya değer başkaca sorunların olmadığı anlamına gelmemelidir.
İlki 2010 yılında yapılan I. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumunun devamı niteliğini taşıyan ve 20-22 Eylül 2013 tarihleri arasında Tunceli'de düzenlenen II. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu, belirlenmiş olan konularla bir bakıma bu eksikliği de giderecek çalışmaları ve araştırmacıları buluşturmayı hedeflemiştir."
Sempozyumda "Dersim - Alevilik İlişkisi", "Dil-Politik, Yakın Dönem Politik Tarih ve Siyaset", "Hikayelerde Dersim", "Dil - Alfabe Çalışmaları", "Sağlık ve Geleneksel Arayışlar", "Yeni Anayasa Sürecinde Aleviler ve Kürtler", "Mitoloji - Tarih - Arkeoloji", "Belgeler Tarihi", "Yakın Dönem Politik Tarihi", "Edebiyat - Söylence", "Kızılbaşlık - Alevilik - Ocak", "Belgeler - Tarih - Modernizm", "Güncel Sorunlar", "Ekonomi Politik", "İnanç - Antropoloji - Teoloji"... başlıklarında oturumlar yapıldı.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Roz Kohen: Özel Ders | Lisyon Partikular

© Roz Kohen
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

"O yıllarda birinci sınıfa başlayacak çocuklara özel öğretmen tutulur; okula başlamadan okuma yazma öğretilirdi. Şishane'nin Yahudi Cemaati arasında en çok güvenilen öğretmen Matmazel Janet'ti. Birinci sınıfa başlayacak olan ablama, köşedeki kırtasiyeciden alfabe alındığında, bana da alınmadı diye çok sinirlediğimi; Matmazel Janet özel ders vermeye evimize geldiğinde, ders sırasında masanın altından dersi izlediğimi ve Matmazel'in ayakkabısını çizdiğimi hatırlarım... O zaman, üç yaşında idim."

Çarşı

Çarşı - Bir Kemeraltı Belgeseli
/ Yönetmen: Nilgün Eroğlu Maktav, 2009, 30'
[KanalKultur] - "Çarşı" İzmir'in Kemeraltı Çarşısı'nı konu alan belgesel; kuruluşundan bugüne dek Çarşı'nın hikayesini anlatırken, bir yandan da bu hikayenin üzerinden İzmir'e ve tarihe bakıyor. Çünkü İzmir tam da Kemeraltı'nın içinde kurulmuş ve bu tarihi çarşıyla var olmuş bir dünya kenti. Farklı dinlerden, farklı coğrafyalardan ve kültürlerden gelen insanlar yüzlerce yıl burada ticaret yapmışlar, birlikte çalışmışlar, beraber yaşamışlar ve savaşlara, çatışmalara, acılara rağmen "geçmişiyle bugün bile kenti ayrıcalıklı kılan bir kültür" oluşturmuşlar.

Nilgün Eroğlu Maktav, belgesel için şunları söylüyor:
"Artık hamalların mesken tuttuğu metruk hanlar... Restore edilirken yeni zamanların ruhuna adapte edilmiş mekanlar... Eskimiş pasajlar, eski oteller, çoğu yıkılmış, belirsiz bir geleceği bekleyen eski konaklar... İthal malı eşyalara rağmen inatla sanatını sürdürmeye çalışan ustalar... Küresel sermayenin yeni çarşıları, markaları karşısında ayakta kalabilmek için mücadele eden eski esnaf... Daha çok varoşlara, yoksullara hitap eden ucuz ürünler... İşportanın hakimiyeti... Ve kalabalıklar... Nedir yaşlı çarşıdan bugüne kalan? Güzel zamanlarını anılarda bırakmış nostaljik mekanlardan birisi olarak mı bakacağız Kemeraltı'na? Yoksa hala başka bir hayat mümkün müdür? 'Çarşı', eğer tarihe ve hayata farklı bir yerden bakabilirsek bunun mümkün olabileceğini söyleyen bir belgesel. Walter Benjamin'in dediği gibi; 'Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız 'olağanüstü hal' istisna değil, kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir.' Böyle bir bilinçle dolaştık Kemeraltı'nın 'neşeli ve bir o kadar da hüzünlü' sokaklarında... Gidenlerin ve kayıp yaşantıların hüznüyle, ama çok özel bir mekanda olduğumuzu hiç unutmadan...

20 Eylül 2013 Cuma

A Stranger | Yabancı, 12. Filmekimi'nde

A Stranger | Yabancı - Bobo Jelcic
Saraybosna Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'nü
kazanan, Bobo Jelčić'in A Stranger | Yabancı
filmi ölüm ve yaşam üzerinden savaş sonrasında
Bosna'nın bölünmüşlüğünü anlatıyor.
[KanalKultur] - İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 12. kez düzenlenen Filmekimi 28 eylül - 6 ekim 2013 tarihlerinde İstanbul'un yanı sıra Türkiye'nin farklı kentlerinde sanatseverlerle buluşuyor.

Filmekimi, on ikinci yılında da usta yönetmenlerin son yapıtlarının aralarında bulunduğu çoğu ödüllü 40'a yakın filmi izleyicilerin karşısına çıkarıyor.

Filmekimi'nde Coen Kardeşler, Claire Denis, Asghar Farhadi, Jim Jarmusch, Alejandro Jodorowsky, Abdellatif Kechiche, Kim Ki-duk, Jean-Luc Godard, Takashi Miike, François Ozon, Paul Schrader, Onur Ünlü, Hirokazu Kore-eda ve Michael Winterbottom gibi önemli yönetmenlerin son filmleri yer alıyor.

İlk kez düzenlendiği 2002 yılından bu yana İstanbullu sinemaseverlerden büyük ilgi gören Filmekimi, 2012'de 47 bin izleyiciyle buluşmuş, salonlardaki doluluk oranı % 99'a ulaşmıştı. Filmekimi, sekiz yıl boyunca İstanbul'un eşsiz sinemalarından tarihi Emek Sineması'nda gerçekleştirilmişti. 2013'te ekim ayı boyunca Filmekimi'nin İstanbul ayağı Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı Citylife City's sinemalarında düzenleniyor.

12. Filmekimi sinemanın en iyi ve en güncel örneklerini sadece İstanbul'a değil, Türkiye'nin farklı noktalarına da eriştirmeyi hedefliyor. Filmekimi 2011 ve 2012'de olduğu gibi, İstanbul sınırlarını aşarak altı şehirde daha sinemaseverlere ulaşıyor ve Bursa, İzmir, Ankara, Trabzon, Diyarbakır ve Gaziantep'te gösterimler düzenliyor.

İstanbul dışındaki şehirlerde, 12. Filmekimi programında yer alan filmlerden yapılan on dört filmlik seçkinin yanı sıra, Danis Tanovic'in, nisan 2013'te yapılan 32. İstanbul Film Festivali kapsamındaki FACE İnsan Hakları Yarışması'nda Özel Mansiyon kazanan An Episode In The Life Of An Iron Picker | Bir Hurdacının Hayatı gösteriliyor.

Düşten Gerçeğe Alamut Kalesi, Dersim '38'i Araştır(ma)mak...

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
217 (2012), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih, ocak 2012'de yayınlanan 217. sayısında Oktay Özel'in "Arşivler Meselemiz: Siyaset Kurumunun Tarihçiyle Tehlikeli Dansı ve Meşrutiyet Kaybı" başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Oktay Özel, Türkiye'de arşivler konusunda yaşanan güncel tartışmaların önümüze serdiğinden çok daha derin boyutları olduğuna dikkat çekip, siyasetçi ile tarihçi arasındaki problemli ilişkiye ve devletin arşivleri resmi görüş doğrultusunda kullandırma gayretlerine işaret ediyor.

Dr. Ebru Oğurlu, Dr. Emre Erşen, Yrd. Doç. Dr. İbrahim Mazlum, Dr. Nurşen Gürboğa, Dr. S. Gülfer Ihlamur Öner, Marmara Üniversitesi'nde çalışma arkadaşları olan Profesör Dr. Büşra Ersanlı'nın toplumsal adalet ve demokrasiye adanmış hayatını ele alan bir yazı kaleme alıyorlar. Mete Tunçay, 21 Eylül 1920'de Rusya'daki TKP İstihbaratının verdiği bir mülâkatı sunarak Türkiye solunun 1920 sonbaharında M. Kemal Paşa'ya ve Milli Mücadele'ye bakışını ortaya koyuyor.

Bülent Bilmez, Dersim 38 hakkında geçmişten günümüze yaşanan tartışmaları ve oluşan literatürü ele alırken, konuya Dersimlilerin hassasiyetlerini öne alarak yaklaşıyor. Cihangir Gündoğdu ise Haydaranlı Hıdır Ağa'nın ve Koçanlı Hüseyin Ağa'nın mektuplarını sunarak aşiret ileri gelenlerinin kendi bölgelerindeki askeri ve mülki erkânla görüşmelerini değerlendiriyor.

Bülent Genç ve Vural Genç, Alamut Kalesi'ni özellikle kazı döneminde ziyaret ederek mimarisini, çeşitli bölümlerini, uzun süren kuşatmalara dayanan depolama sistemlerini, sur duvarlarını ve kalenin genel yapısını inceliyorlar. Yenikapı kazılarında ortaya çıkarılan tekneler ve bunların konservasyonuyla ilgili çalışmaları yürüten Ufuk Kocabaş, Işıl Özsait - Kocabaş, Evren Türkmenoğlu, Taner Güler ve Namık Kılıç kaydedilen gelişmeleri anlatıyorlar.

Ölesiye - Tutkunun Hükmettiği Filmler

[KanalKultur] - İstanbul Modern Sinema 19 - 29 eylül 2013 tarihleri arasında "Ölesiye" konulu film gösteriminde, tutkunun hükmettiği hayatların geçtiği 11 filmlik bir seçki sunuyor. İrade ve yargıları aşan güçlü ihtirasların yaşandığı kara sevdalara, tutkudaki teslimiyet kavramına, tutkuyla tutsaklığın arasındaki çizginin kaybolduğu farklı kaderlere bakan programda sinema tarihinin farklı dönem ve coğrafyalarından örnekler yer alıyor.

"Ölesiye" kapsamında Tarkovski, Demirkubuz, Buñuel ve Fassbinder gibi yönetmenlerin filmleri izlenebilir.

Seçkide yer alan kimi filmler şunlar:

Solaris | Solyaris - Yönetmen: Andrey Tarkovski; 1972, 167'; Sovyetler Birliği, 35 mm, Renkli; Rusça

Solaris isimli uzay istasyonundan tuhaf sinyaller gelmektedir. Kozmonot ve psikolog Kris Kelvin bu sorunla ilgilenmek üzere oraya gönderilir. Ancak kendisi de bu büyülü, okyanusa benzer gezegende yaşanan doğaüstü olaylara maruz kalacak, yıllar önce ölmüş karısına kavuşarak kendi bilincinin en karanlık katmanlarına doğru bir yolculuğa çıkacaktır. Rus yönetmen Tarkovski, bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem'in romanındaki bilimkurgu şablonunu kırarak insan-doğa ve hakikat kavramları üzerine kendi fikir ve duygularını aşılayarak bir başyapıt yaratmıştır. Vicdan muhasebesi üzerine derin bir gerilim filmi olan Solaris, Cannes'da hem Jüri Büyük ödülü'nü, hem de Fipresci ödülünü kazandı.

Caz ve Teknoloji

"Caz sanatının yayılmasında kuşkusuz 1930'lardan itibaren kayıt tekniklerinin gelişmesi büyük rol oynadı. 1950'lerde Rock'n Roll'un moda olmasıyla elektrikli çalgılar ön plana çıktı. Bu olanak 1960'ların sonunda başta Miles Davis olmak üzere yenilik arayan caz ustalarına da çekici geldi. Oysa elektikli gitarın öncüsü Charlie Christian'dı. Demek ki cazda teknolojiye ilgi çok önce başlamıştı. Günümüze kadar son derece çabuk ilerleyen teknik olanaklardan caz sanatçılarının da yararlanması çok doğal. Çünkü caz müziğinin doğasında var yenilikçilik. Öte yandan acaba teknoloji daima cazın lehine mi işledi yoksa bazı uygulamalarda ruhunu mu öldürdü? Deneyimli radyo programcısı ve müzik yazarı Hülya Tunçağ'ın ev sahipliğinde gerçekleşecek bu panelde caz ve teknoloji arasındaki ilişkiye odaklanacağız."
[KanalKultur] - 25 eylül - 12 ekim 2013 tarihleri arasında İstanbul'da 23.sü düzenlenen "Akbank Caz Festivali" kapsamında 9 ekim 2013 günü "Caz ve Teknoloji" konulu bir panel düzenleniyor. Panelin katılımcıları Baki Duyarlar (Piyanist),Yahha Dai (Saksafonist) ve Şevket Akıncı (Gitarist).

Panel: "Caz ve Teknoloji" (Artısıyla Eksisiyle) / 09.10.2013, Akbank Sanat, İstiklal Cad. No:8, Beyoğlu - 34435 İstanbul; Tel.: (0212) 252 35 00-01

18 Eylül 2013 Çarşamba

Ustanın Sırrı

Ustanın Sırrı -
Yönetmen: Nesrin Aktolun, 2009, 36'
[KanalKultur] - Dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri olan Kapalıçarşı, 500 yıllık kuyumculuk geleneğini barındırıyor.

Nesrin Aktolun'un yönettiği belgesel, ömrünü altık takı üretimine veren ustaların karanlıkta geçen üretim süreci ve o becerilerinin arkasındaki 500 yıllık geleneğe ayna tutuyor.

Nesrin Aktolun

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden 1986 yılında mezun oldu. 1987 yılında TRT'de Yardımcı Prodüktör olarak göreve başladı. Yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı pek çok belgesel ve kültür programları hazırladı. Halen TRT İstanbul Televizyonunda prodüktör olarak çalışıyor.

Filmografi

Ustanın Sırrı (2009)
Gülün Büyüsü (2008)
Sihirli Damla (2007)
Türk Kahvesi (2005)
Bir Portre: Prof.Dr. Oktay Aslanapa (1999)
Ümmülhan (1998)
Bir Çocuk Büyüyor (1996-97)
Bilimde Damlalar (1990-91)
Bilim ve Teknoloji (1989-90) [KanalKultur]

Ustanın Sırrı - Yönetmen: Nesrin Aktolun; Görüntü Yönetmeni: Gökhan Eren; Kurgu: Özlem Türkant; Müzik: Burak Demir; Fotoğraf: Berkant Çolak; Yapım Yardımcısı: Hakan Bişkin; Kamera Asistanları: Muhammet Uyar, Recep Hocaoğlu, Tolga Dural; Grafik Tasarım: Berkant Çolak, Ayhan Bilasa; 2009, 36'

5 Nolu Cezaevi: 1980 - 84

5 Nolu Cezaevi: 1980–84 - Yönetmen: Çayan Demirel;
Yapımcı: Ayşe Çetinbaş; Görüntü Yönetmeni:
Koray Kesik; Montaj: Burak Bal; Özgün Müzik:
Ahmet Tirgil; Müzik: Nizamettin Arıç, Serdar Can;
2009, 97'
[KanalKultur] - Çayan Demirel'in yönetmeliğini yaptığı "5 Nolu Cezaevi: 1980 - 84" adlı belgesel, çoğunun Kürt olduğu bu cezaevindeki tutuklulara devlet tarafından ne tür akıl almaz sistematik işkencelerin yapıldığını ve nasıl Türkleştirme politikalarının uygulandığını gösteriyor.

Belgeselin yapımı için 80'e yakın tanıkla görüşülmüş.

Dönemin askeri yetkilileri cezaevini bir 'askeri okul' olarak nitelerken tutuklular o dönemi 'vahşet yılları' olarak hatırlıyorlar. Onlara göre bu vahşetin zincirlerini kırabilmek için tek bir yol vardı; o da direnmek veya kendini feda etmek. Tutuklular zincirleri kırmak için mücadele ettiler ve "5 Nolu Cezaevi:1980–84" belgeseli neredeyse 30 yıl sonra yaşananları tanıkların ağzından bizlere aktarıyor.

Ödüller

2009 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Belgesel Film; 21. Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Belgesel Film; 42. SİYAD Ödülleri  En İyi Belgesel Film

Çayan Demirel

1977 yılında İstanbul'da doğdu. İlk çalışmasında bilim felsefeci Yılmaz Öner'in biyografisi olan "Bir Bilim Adamıyla Zaman Enleminde Yolculuk" filminin yapımcılığını üstlendi. '38' adlı belgeselinin ardından gelen "5 Nolu Cezaevi:1980 - 84" yönetmenin ikinci filmi. [KanalKultur]

5 Nolu Cezaevi: 1980 - 84 - Yönetmen: Çayan Demirel; Yapımcı: Ayşe Çetinbaş; Görüntü Yönetmeni: Koray Kesik; Montaj: Burak Bal; Özgün Müzik: Ahmet Tirgil; Müzik: Nizamettin Arıç, Serdar Can; 2009, 97'

Türkiye'de Kısa Filmin Tarihi

[KanalKultur] - "Ülkemizde ne yazık ki, uzun yıllardan beri uğraş verilmesine karşın, kısa film yapısal varlığını gerçek anlamda oluşturamadı. Zaten bu sorumluluğu salt gönüllü girişimlerle ayakta tutabilmek olası değil. Kısa film, alt yapı, üretim ve dağıtım açısından, kendi başına bir sektör olarak ciddiye alınmadığı sürece bu başıboşluğun sürgit devam edeceğini söylemek hiç de zor değil... Günümüz koşullarında, nitelikli bir kısa film için gerekli olan bütçe 40.000 euro civarında. Türkiye'de bugüne dek ne kültür bakanlığının, ne televizyon kanallarının, ne de yapım şirketlerinin bu boyutta bir kısa film desteklediği duyulmadı." diyor, yönetmen Hilmi Etikan Milliyet Sanat Dergisi'ne yazdığı [534 (2003)] "Kısa Filmin Suçu Ne?" başlıklı yazısında.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla hazırlanan 2007 yapımı belgesel, Türkiye'de, 1967 yılından 2006 yılına kadar geçen sürede, gerçekleştirdiği kısa filmlerle sinemasal bir kimlik oluşturmuş ve süreklilik göstermiş yönetmenlerin tanıklığında bir döneme ışık tutuyor. Belgeselde, Artun Yeres, Ahmet Soner, Veysel Atayman, Hilmi Etikan, Nur Akalın, Nuri Bilge Ceylan, Belmin Söylemez, Ethem Özgüven, Yeşim Ustaoğlu, İlker Canikligil, Ahmet Sönmez, Alin Taşçıyan, Mehmet Açar, Belma Baş, Mustafa Altıoklar, Oktay Güzeloğlu, Ahmet Uluçay ve Tan Tolga Demirci tanıklıklarıyla yer alıyor.

Hasan Gürgenarazili: 'Uçkursuz Feylozof Meyder' Nicksiz Kalmış

Hasan Gürgenarazili
[© Hasan Gürgenarazili - KanalKultur] - Bir süredir yoğun işlerim nedeniyle "Absurdistan"a gidemez, dağlarında ormanlarında, ovalarında yaylalarında, vadilerinde kanyonlarında dolaşamaz; 'Kahvehane -  Kıraathane' sohbetlerine katılamaz olmuştum.

Absurdistan vatandaşı bazı "user"ler, köyün delisinin dışında her nasılsa yokluğumu hissetmişlerki, e-posta kutuma gönderdikleri 'nâme'lerle ülkelerinin gidişatıyla ilgili, komşularının ve halet-i ruhiyelerinin ahvalleriyle ilgili havadisleri iletmeye başladılar.

'e-Nâme' adını verdiğim 'Absurdistan'ın çeşitli izahatlarını, orada gelişen olayları ve 'Absurd'larla 'Absurde'lerin psiko-analizlerini içeren e-postaları zaman buldukça sizlerle paylaşıyorum.

Bunlardan biri de bir 'zombi' tarafından kaleme alınan aşağıdaki e-Nâme.

'Satılmış Ruhlar Alemi'nin Zombisi' şunları yazıyor:
"Hiç kardeşim,
Bir süredir Absurdistan'da seni göremiyorum. Herhalde hayatla cebelleşiyorsun. Burada herşey daha da absurd oldu.
Anlatmaya nereden başlasam ki:
Absurdistan ahalisi, görülmemiş bir şekilde 'Absurd' kimliğine sahip çıkmaya başladı. Hatta 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyü dahi kuruldu. Köyün muhtarlığına Absurdistanlı 1Absurd seçildi.
Absurdistanlı 1Absurd'un yaptığı ilk icraat, 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyünün delisi 'DeliDivane'yi tımarhaneye attırmak oldu. En son, Akıllılar Tımarhanesi'nin 9. Hariciye Koğuşu'nda olduğu havadisini onu ziyarete giden birilerinden almıştım. O günden bugüne 'DeliDivane'den ses-seda yok. Akıbetini kimse bilmiyor, meçhul...

Halil Atılgan: Bağlamam Var Üç Telli

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Radyolarımızdan "Bağlamam var üç telli" türküsünü defalarca dinlemişizdir. Ama üç telli bağlamanın ne olduğu, nasıl olduğu ve sair özelliklerini hiç de düşünmemişizdir. Bağlamada altı tel kullanılırken neden "Bağlamam var üç telli" diye türkü yakılmış düşüncesi aklımıza dahi gelmemiştir. Hatta üç telli bağlamaya türkü yakıldığından çoğumuzun haberi bile yoktur. Öyle ya, gitar varken elin adamı bağlamanın üç tellisini mi düşünecek? Bizimki de rahmetli babamın deyimiyle "Halep yolunda katır izi aramaya" benziyor.

Ama eller bilse de bilmese de biz bu işi aşk edinmişiz. "Aşk olmazsa meşk olmaz" derler. İşte biz de bu aşkla 27.2.1996 tarihinde üç telliyi yerinde araştırmak üzere Ankara'dan hareket ettik. Fethiye çevresinde üç telliyi, Bodrum türkülerini de yerinde incelemek üzere Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü personelinden Halk Müziği ve Oyunları Şube Müdürü Ahmet Çakır, Teknik Müdür Osman Çevik, kameraman İrfan Saatçi ile birlikte sabah 08:30 civarında düştük Muğla yollarına. Yollar bizi saat 17 sularında Fethiye'ye ulaştırdı. Deniz kenarındaki DSİ konukevine yerleştik. Bendeki heyecan dorukta. Zira iple çektiğim gün gelip çattı. Heyecanla yorgunluk birbirine karıştı. Sabah ola hayır ola diyerek istirahata çekildik.

Sabah tabir yerindeyse cenk elbiselerimizi giyerek dışarı fırladık. Yağmur çisem çisem yağıyor. Denize düşen yağmur damlacıkları yeni çillenmiş tohumları hatırlatıyor. Manzara çok romantik, fakat köylere gideceğimiz düşünülürse romantik hava pek işimize yaramayacak. Yağmurun denize yağdığını epeydir görmememize rağmen, araştırma gezisinde yağması hoşumuza gitmedi. Hatta hava muhalefetini gören arkadaşlarımız, ilk geldiklerinde havanın çok güzel olduğundan söz ederek gönüllerini eğlediler.

Deniz sahilindeki kısa yolculuktan sonra lokantaya ulaştık. Hoş burası lokanta değil "restoran"dı. (Yani Restaurantı.) Çorbalar, çaylar içildi. Misafirhaneye gelinerek araç ve gereçler alındıktan sonra kaldığımız yere çok yakın olan Kültür Merkezi Müdürlüğü'ne gidildi. Araştırma programı yapıldı. Derken bize kılavuzluk edecek olan İlhan Kurt da geldi. O günkü programımız Fethiye merkezine çok yakın olan Esenler köyü. Civarda üç telli çalan kaynak kişilerin hepsi burada toplanacak.

17 Eylül 2013 Salı

Filiz Hallıoğlu: Tasarımdan Üretime İğne Oyaları - Ödemiş Mekik Oyalı Gerdan

© Filiz Hallıoğlu - Ödemiş Mekik Oyalı Gerdan

Firuz Kutal çizdi: Az Özgür Düşünce

© Firuz Kutal çizdi: Az Özgür Düşünce

Bir Kitap - Sergi'de Feridun Oral ve Mona Lisa - Buruk Bir Tebessümün Kısa Hikayesi

Feridun Oral - "Mona Lisa - Buruk bir
tebessümün kısa hikayesi" [Kitap - Sergi]
/ 23 ekim - 17 kasım 2013; Galeri Selvin,
Arnavutköy Dere Sok. No:3, Arnavutköy
- Beşiktaş - İstanbul; Tel.: (0212) 263 74 81
[KanalKultur] - Feridun Oral, Mona Lisa'nın buruk tebessümünün anlamlı, ironik ve şaşırtıcı hikayesinin bilinmeyenini 23 ekim - 17 kasım 2013 tarihlerinde Galeri Selvin'de kitap-sergi ile gözler önüne seriyor.

Kitap-sergi, İstanbul'daki bir köy berberinde, eski bir çerçevede asılı duran, Mona Lisa'nın, yıllardır tüm sanatseverlerin aklını kurcalayan o meşhur müstehzi ve gizemli gülümsemesinin ardındaki bilinmeyenleri anlatıyor.

Feridun Oral köy berberindeki bu ilginç rastlantıdan aldığı ilhamla, Floransa (Toscana bölgesi) gezisi sonrası, benzersiz ironisiyle bunu kitap-sergiye dönüştürmüş. Bu dönüşüm, adeta 510 yıl önceki tarihe tanıklık ediyormuş gibi hissettiren benzersiz ve çok yaratıcı kurgusal bir hikaye.

Leonardo Da Vinci, Mona Lisa ve hayali kahraman Lanzi'nin adeta günümüze kadar korunarak gelmiş hissi veren eşyaları ve tasarımları, her detayı ile bizi kitaptaki olaylara inandırmayı başarıyor. Fantastik ama bir o kadar da gerçek görünen bu hikaye adeta Fİ tarihine tanıklık ediyor ve Floransa ile İstanbul arasındaki hoş benzerliklerle noktalanıyor. Bu kurgusal hikayenin yer aldığı kitabın sayfaları arasında dolaşmak ise benzersiz bir deneyim yaşatıyor.