Bu Blogda Ara

31 Ekim 2013 Perşembe

Yalın Biçimlerle, Modern Varlık ve Hiçlik Sorunu: Arik Levy - 'Etkin Doğa'



© 2012 Arik Levy - RockGrowth RG3 from Arik Levy on Vimeo.

[KanalKultur] - Galerist, Arik Levy, 'Etkin Doğa' başlıklı İstanbul'daki ilk kişisel sergisiyle 8 kasım - 7 aralık 2013 tarihleri arasında Galerist'te sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının günlük yaşamda varolan konulara, duygulara, sosyal kodlara ve tabulara yönelik hassasiyeti, insan yapımı doğaya doğru bir dönüşümü ortaya koyuyor. Sergi, Arik Levy'nin son dönemde ürettiği heykeller başta olmak üzere resim, desen, video ve enstalasyonlarını içeren bir seçki sunuyor.

Arik Levy, sanat ve tasarımın bileşenlerine ilişkin kavramları sorgularken, iki terim arasındaki ayrım ve sınırların bulanıklığına ışık tutuyor. Sergi, Levy'nin en son işlerini keşfetme fırsatının yanı sıra yeni materyalleri kullanım biçimi ve bu yolla aktardığı ifadeleri de değerlendirme imkanı sunuyor. Sanatçı, ahşap, kâğıt, çelik, bakır gibi malzemelerin zenginliğinden bir kimyager yaklaşımıyla faydalanırken, önümüze koyduğu yalın biçimlerle, modern varlık ve hiçlik sorununa odaklanıyor. Levy'nin yapıtları, Konstrüktivizm ya da Suprematizm gibi kült sanat tarihsel tavırlara da selam veren bir temsilin ortaya koyduğu etkileşimli atmosferiyle, izleyicinin duyularını ve bünyesini harekete geçiriyor.

Doğa ve insan doğasını şaşırtıcı bir ilham kaynağı olarak gören Levy, kalıtsal özelliklerini geliştirmek, karşılaştırmak, oluşturmak ve anımsatmak için kendi genlerini de üretiminin içine katıyor. Bilimsel kodlama ve duygusal kalıtımı merkeze alan Levy'nin işleri, zaman ve boşluğun sınırları arasında seyahat ediyor. Evrimin sürekliliği ve dönüşümü esnasında dondurulmuş hissi veren elmas görünümlü 'Rock' Serisi, aklın ve doğanın katmanları olarak vücut bulurken, deneysel form anlayışı ile malzemenin yansıtıcılığını bir arada taşıyor. Levy, kimyasal element şemalarından ilhamla ürettiği 'Love is All I Needed' ve 'Uncontrolled Muscle Makes Us Be Alive' isimli işlerinde ise katı ve soğuk malzemenin karşısına koyduğu duygusal içerik ile karşıtlıkları tek bir ifadede birleştiriyor. 'SolidLiquid' isimli yumuşak formlu, üfleme cam işleriyle doğadaki cinsiyet bilinci ve uyumuna romantik bir göndermede bulunan sanatçı, 'Etkin Doğa' isimli sergisinde nesnelerin içindeki özneyi yansıtırken, izleyicinin kendi nesnelliğini sorgulaması ve duyumsaması için büyülü zeminler hazırlıyor.

Arik Levy'nin yeni eserleri ile eskileri arasındaki etkileşim, sanatçının işlerindeki çok boyutluluk ve gelişime vurgu yaparken, geriye dönük olarak kariyerinin izini sürmeye olanak sağlıyor.

Arik Levy

Sanatçı, teknisyen, fotoğrafçı, tasarımcı ve film yapımcısı... Tasarımcı kimliğine paralel yürüttüğü sanat çalışmaları ve adeta imzası haline gelen 'Rock' Serisi heykelleriyle de öne çıkıyor. "Dünya nesnelerle değil insanlarla ilgilidir" diyor. İsviçre'deki Avrupa Sanat Merkezi'ndeki çalışmalarını takiben Endüstriyel Tasarım alanında da saygınlık kazandı. Japonya'da, sergiler için ürün ve parça üretimine dair fikirlerini pekiştirdiği bir görevden sonra çağdaş dans ve opera alanında katkıda bulunmak üzere Avrupa'ya geri döndü. Mobilya ve aydınlatma tasarımları ile dünya çapında tanınıyor; aynı zamanda hi-tech giyim koleksiyonları ve aksesuarlar yaratıyor.

1988 yılında Avrupa'ya taşınan İsrail asıllı sanatçı, şimdilerde Paris'teki stüdyosunda üretimlerini sürdürüyor. [KanalKultur]

Arik Levy - 'Etkin Doğa' / 8 kasım – 7 aralık 2013; Galerist, Meşrutiyet Caddesi No:67 K:1, Beyoğlu - 34340 İstanbul; Tel.: (0212) 252 1896

Barış Pedagojisi | Friedenspädagogik | Peace Education

[KanalKultur] - Barış pedagojisi, "şiddet kültürü"nü konu edinen; güç ve şiddet kültürü ile beslenen bireysel ve toplumsal çatışmaları ve buna uygun davranış modellerini dönüştürerek şiddetten ve şiddet kültüründen arınmışlığı, "şiddetsizliği içeren" bir pedagoji... Barış için bilinçli bir eğitimi gerekli kılıyor. Erken aşamada tüm şiddet - teşvik modellerini ve yapılarını algılamayı ve çatışmaları çözmeyi, güç ve şiddet içeren davranışları barışçıl hale dönüştürmeyi, olumsuz önyargıları kırmayı hedefliyor.

Barış pedagojisini oluşturan eğitimin, yani barış eğitiminin, içeriği ve görevleri nedir?

Öğretmenler ve ebeveynler, barış eğitimine uygun değerleri hangi iletişim kanallarıyla, nasıl oluşturabilir ve uygulayabilirler?

Modern ve post-modern toplumlar, günümüzde kültürel çeşitlilik arzediyor. Gelişmiş toplumların kalkınmalarının dinamiğini de bu oluşturuyor. Kültürel çeşitlilik, farklı kültürlerin uyumlu ve bütüncül olarak bir arada yaşayabilmeleri için, hangi entrümanları, nasıl sunuyor? Tersinden, kültürel çeşitlilik için hangi enstrümanların uyum halinde olması gerekir ki, o kalkınmanın temel dinamiklerinden biri haline dönüşsün?

Bu ve benzeri hususlar "Friedenspädagogik – Was können Schulen beitragen | Peace Education - What Schools Can Contribute?" başlığıyla 19 - 20 ekim tarihleri arasında "Der Türkisch-Deutscher Bildungsverein e.V." tarafından Almanya'da, Schwetzingen'de düzenlenen "1. Internationale Bildungskonferenz"de derinlemesine ele alındı.

Konferans moderatörlüğünü Ümit Konuray üstlendi. "Maßnahmen, Herausforderungen und Konflikte der Friedenspädagogik", "Friedensbildung/-erziehung in Bezug auf Interkulturalität", "Sprache, Handlungskompetenz und Recht" ve "Friedensbildung/-erziehung an Schulen in Deutschland" başlıklı dört oturumda 10 sunum tartışıldı:

Prof. Dr. Volker Lenhart (Heidelberg): "Situationsspezifische Differenzierung schulischer Friedensbildung" | "Situation-specific differentiation of peace education in Schools"; Prof. Dr. Gavriel Salomon (Israel): "Wie können die enormen Herausforderungen im Hinblick auf die Friedenserziehung bewältigt werden?" | "How to handle the formidable challenges facing peace education?"; Prof. Dr. Jonathan C. Taylor (Westafrika): "Die Rolle der Erziehung bei der Friedensbildung und -entwicklung in Post-Konfliktsituationen: Die liberianische Erfahrung" | " The Role of Education in Post-Conflict Peacebuilding and Development – The Liberian Experience"; Dr. Idris Hadi Salih (Irak): "Friedenserziehung zur Entwicklung der sozialen Stabilität in der irakischen Region Kurdistan (1992-2013)" | "Peace Education on Social Stability Development in Kurdistan Region of Iraq (1992-2013)"; Prof. Dr. Sanjin Kodrić (Bosnien-Herzegowina): "Bildung für Frieden und interkulturelles Verständnis: Der Fall Bosnien-Herzegowina und seine Aussichten" | "Education for Peace and Intercultural Understanding: Bosnian-Herzegovinian Case and Its Perspectives"; Agneta Ucko (Schweiz): "Learning to Live Together – Ein interkulturelles und interreligiöses Programm zur ethischen Erziehung" | " Learning to Live Together – an intercultural and interreligious programme for ethics education"; Prof. Dr. Havva Engin (Heidelberg): "Friedenserziehung in pluralen Einwanderungsgesellschaften: Welchen Beitrag kann die Transkulturelle Pädagogik leisten?" | "Peace education in pluralistic immigration societies: What contribution can transcultural education make"; Dr. René Ferguson (Südafrika): "Religion, Menschenrechte und Staatsbürgerschaftskunde als Beiträge zu interkulturellem Verständnis und Friedenserziehung: Überlegungen zu Gemeinschaftsprojekten der Lehrerausbildung in Johannesburg, Südafrika" | "Religion, human rights and citizenship studies as contributors to intercultural understanding and peace education: reflections on teacher education community projects in Johannesburg, South Africa"; Uli Jäger (Tübingen): "Friedensbildung an Schulen in Deutschland – Ansätze und Erfahrungen" | "Peace education at schools in Germany – approaches and experiences"; Dr. Jochen Thies (Berlin): "Konfliktbewältigung, Streitschlichtung und Friedenserziehung in Schulen mit deutsch-türkischer Trägerschaft – Ein Praxisbericht" | "Conflict management, dispute resolution and peace education in schools with German- Turkish sponsoring organisation" [KanalKultur]

30 Ekim 2013 Çarşamba

Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı

Müslümanlaş(tırıl)mış
Ermeniler Konferansı
[Düzenleyen: Hrant Dink Vakfı]
/ 2 - 4 kasım 2013, İstanbul
[KanalKultur] - Hrant Dink Vakfı, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ortaklığı ve Malatya HAYDer-Malatyalı Hayırsever Ermeniler Kültür ve Dayanışma Derneği işbirliği ile 2 - 4 kasım 2013 tarihleri arasında "Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı" düzenliyor.

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı Osmanlı coğrafyasında önemli siyasal ve toplumsal dönüşümlerin yaşandığı bir dönem. Bu dönüşümlerden bazıları bireysel ve kitlesel din değiştirme deneyimlerini içermiş, çeşitli zamanlarda ve süreçler sonucunda Müslümanlaş(tırıl)an çok sayıda Ermeni olmuştur. Özellikle de 1915-16 yıllarında Müslümanlaş(tırıl)an Ermenilerin sayısında önemli bir artış yaşanmıştır. Tam sayılarını bilememekle birlikte, Müslüman aileler tarafından evlat edinilen bazı Ermeni çocukları ve gençlerinin 1915 ölüm yürüyüşü ve katliamlarından bu yolla kurtuldukları; yetişkinler arasından da Müslümanlarla evlenerek kurtulan kadınların ve daha az sayıda olmakla birlikte, erkeklerin olduğu; daha istisnai durumlarda ise, bir ailedeki, mahalledeki, veya köydeki Ermenilerin önemli bir kısmının Müslümanlaşma yoluyla hayatta kaldığını da biliniyor. Bu şekilde hayatta kalan Ermenilerin bir kısmı – özellikle de erkekler – ilerleyen yıllarda Ermeni aileleriyle tekrar bir araya gelmiş olsalar da pek çoğu Türk, Kürt, Arap isimleri alarak / verilerek hayatlarının kalanını 'Müslüman' olarak geçirdiler, hikâyeleri kendilerinde saklı kaldı. Yakın zamana kadar hiçbir tarih anlatısı Müslümanlaş(tırıl)arak hayatta kalan Ermenilerin hikayelerine yer vermezken, son yıllarda bu suskunluk perdesi artan sayıda roman, hayat hikayesi, tanıklık ve tarihsel araştırma ile aralanmaya başlandı. Konferans, bir yandan Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin yaşadıklarını ve bugünkü toplumsal yansımalarını, bir yandan da bu konu etrafındaki suskunluk katmanlarını ve bu suskunluğun kırılma sürecini anlamayı, araştırmayı, tartışmayı amaçlıyor. Bununla birlikte, hem 1915'e dair tarihsel araştırmalara, hem de güncel etnik / milli aidiyet, toplumsal cinsiyet, sorumluluk ve adalet tartışmalarına katkıda bulunmayı da amaçlıyor. Konferansın bir diğer amacı, tarihsel ve güncel şiddet, ayrımcılık ve adaletsizlik deneyimleriyle yüzleşme sürecinin zorlu dönemeçlerinde akademik araştırmaların oynadığı veya oynayabileceği rolü tartışmak...
  • Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler neler yaşadılar?
  • Yaşadıkları zor deneyimlerle nasıl başa çıktılar?
  • Yaşadıklarını kimlerle ve nasıl paylaştılar?
  • Onların deneyimleri çocuklarına ve torunlarına nasıl yansıdı?
  • Yaşadıkları mekanları, yerellikleri nasıl etkiledi?
  • Farklı yerelliklerde Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin deneyimleri nasıl hatırlanıyor ve anlatılıyor?
  • Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin 'torunlar'ı büyükanne ve büyükbabalarının hikayelerine nasıl yaklaşıyorlar?
  • Kendi kimlik ve aidiyet anlayışları nasıl şekilleniyor?
  • Yaşanan siyasal gelişmeler ve gerilimler onları ve hayatlarını nasıl etkiliyor?
  • Bu süreç farklı yerel deneyimlere nasıl yansıyor?
  • Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin hayatlarının etrafındaki suskunluk katmanlarını nasıl anlayabiliriz?
  • Neden Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin hikâyelerinden bu kadar geç haberdar olabildik ve onlara dair bildiklerimiz neden hâlâ bu kadar sınırlı?
  • Bu suskunluğun toplumsal cinsiyet anlayışıyla; kadınlar, erkekler ve "neslin devamı"na dair inanışlarla nasıl bir ilişkisi var?
  • Son yıllarda bu konuya ilginin artmasını nelere bağlayabiliriz?
  • Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin hikayeleri soykırımlara, özellikle de 1915 soykırımına dair akademik literatüre nasıl bir katkıda bulunuyor veya bu literatürün sınırlarını ve varsayımlarını ne açıdan zorluyor?
  • 'Survivor' / 'hayatta kalan' kavramsallaştırmalarını nasıl zorluyor veya dönüştürüyor?
  • Osmanlı coğrafyasında geçmiş yüzyıllarda yaşanan Müslümanlaş(tırıl)ma deneyimleri ile geçmiş yüzyılda yaşanan deneyim arasında ne tür ilişkiler ve farklar var?
Konferansta bu ve benzeri sorular ele alınıyor.

Konferansın açılış konuşmalarını Rakel Dink (Hrant Dink Vakfı), Gülay Barbarosoğlu (Boğaziçi Üniversitesi Rektörü), Hosrof Köletavitoğlu (Malatya HAYDer Başkanı) ve Ayşe Gül Altınay (Hrant Dink Vakfı ve Sabancı Üniversitesi) yapıyor. Ardından Fethiye Çetin, Nebahat Akkoç ve Sibel Asna ile "Açılış Sohbeti" bulunuyor.

Keşan ve Peştemal, Aslı Özen'in tablolarında yeniden hayat buluyor








 
[KanalKultur] - Aslı (Çakar) Özen'in akrilik boya tekniğiyle yapılmış tablolarında "Keşan" ve "Peştemal" yeniden hayat buluyor.

İlk dönem resimlerinde, grafiksel anlatımı ağırlık kazanan konuları yağlı boya tekniği ile çalışan Aslı (Çakar) Özen, son dönem çalışmalarında, sosyal içerikli figüratif konuları mekan figür bağlantısı kurarak akrilik boya tekniği kullanıyor. Trabzon'a özgü yöresel dokuyu çalışmalarında konu edinen ressam, Trabzon, Ordu ve Giresun'da kadınların kullandığı; yerel tezgahlarda dokunan bir çeşit başörtüsü olan "keşan" veya  'Keşen' ile "peştemal"i, evrensel kaygılar içerisinde sanatsal ögeler kullanarak ifade ediyor.

Aslı (Çakar) Özen ayrıca kil, ahşap, hamur seramiği ve taştan da küçük boyda heykelcikler üretiyor.

Aslı (Çakar) Özen

1956'da doğdu. Trabzon'lu olan ressam Samsun Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi'ni bitirdi. Samsun Eğitim Enstitüsü'nde Adem Genç, Numan Aslan, Hüseyin Bilgin ve Fikri Cantürk'ün öğrencisi oldu. Halen Gaziantep Özel Sanko Okulları Sanat Bölüm Başkanlığı'nı ve Sanko Sanat Galerisi seçici kurul üyeliğini yürütüyor. Resim çalışmalarına özel atölyesinde devam ediyor.

Ödül: Gaziantep valiliği amblem yarışması 1.lik ödülü, 1992

Kişisel Sergileri

MTSO (Mersin Ticaret Odası) Mersin, 2010
Cemal Reşit Rey, İstanbul, 2009
Sanko Sanat Galerisi, Gaziantep, 2009
Çarşıbaşı Keşan Festivali, Trabzon, 2007
Sanko Sanat Galerisi, Gaziantep, 2007
Sanko Sanat Galerisi, Gaziantep, 2004
DGSG, Gaziantep, 1998
Arhavi Festivali, Artvin, 1983
Trabzon Fuar Sergi Salonu, Trabzon, 1981
DGSG, Trabzon, 1979 [KanalKultur]

Cemal Şener: Milliyet Gazetesi'ndeki Alevilik Araştırması Üstüne

Cemal Şener
Akademik çevrelerin Alevilik ile ilgili araştırmalarında son yıllarda bir artış gözlemlenmektedir. Bu elbette olumlu bir olaydır. Nesnel akademik araştırmanın amacı toplumsal fotoğrafı olduğu gibi vermektir. Araştırmacı toplumsal olguyu kendi ön yargısı doğrultusunda sunmaya çalışırsa o zaman o araştırma ve araştırmacı güvenirliğini kaybeder.

Bu tür araştırmalardan bir tanesinin özeti Milliyet gazetesinde 4.7.2005–8.7.2005 tarihleri arasında dört günlük bir dizi yazı şeklinde yayınlandı. Araştırmayı yapan kişi Kamil Fırat, gazete için özetleyip yayınlayan imza ise, Belma Akçura'dır. Verilen bilgiye göre alan araştırması 2003-2004 yıllarında Ankara-Dikmen ve Mamak'ta toplam 208 denek ile yapılmış.

Dizi yazıda ilk günkü spot; "Kentleştikçe dinsel kimlik zayflıyor" diye konmuş. İkinci günkü spot, "Kentli Aleviler'in % 15'i ateist!" üçüncü günkü gazete dizisinin spotu; "Dedelik kurumu kentlerde zayıflıyor." şeklinde çıktı.

Sözkonusu araştırma sonuçta 208 kişi ile yapılan ve belli bir bölgedeki denekler ile sınırlı bir çalışmadır. Elbette tüm sonuçlar; 20 milyonluk bir kitle ile ilgili olarak genelleme yapma olanağını hiç kimseye vermez. Spotlarda görülen iddiaları sonuçları çıkarmak araştırmanın nesnelliğine gölge düşürebilir. Birde araştırmadaki bazı sonuçları ilgili, ilgisiz bir biçimde Aleviliği İslam dışında görmek isteyen, Aleviliği azınlık olarak değerlendirmek isteyen kişi ve çevreler ile ilişkilendirmek, aynı şekilde Aleviler'in Kürtlük ile ilişkisini, olur olmaz biçimde öne çıkarmak araştırmanın sonuçlarını tartışılır kılar.

Araştırma ilk spotta; "kentleştikçe dinsel kimlik zayıflıyor" diyor. Bu tesbit genel olarak doğru olabilir. Ama genel geçer bir tesbit değildir. Bu tesbit sadece Aleviler için ileri sürülemez. Türkiye'de; Hanefiler içinde, Şafiiler içinde, Şiiler içinde vs. ileri sürülebilir. Hatta sadece dinsel alan da değil siyasal tesbitlerde ve çeşitli sosyal-toplumsal tercihler içinde geçerlidir.

Firuz Kutal çizdi: 'Suçlanırsam iki kurşunda işimi bitiririm.'

© Firuz Kutal çizdi:
'Suçlanırsam iki kurşunda işimi bitiririm.'

Perişan Baba

Dâr-ül-emânımız Şâh-ı Necef'den
Tarîk-ı müstakîm dervîşânıyım
Tekye-i aşk içre ders-i Aref'den
Öğreden üstâdın Câvidânıyım

Sevmişem bir lebi kand ü sükkeri
Derd ü belâsından dönmezem geri
Râhına koymuşam cân ile seri
Sanma bu sevdânın peşîmanıyım

Dâim bir mahbûbun medhinde yektâ
Olduğum bilirler ârif ü dânâ
Perîşân olduğum bilirler ammâ
Bilmezler ki kimin perîşânıyım

[KanalKultur] - Perişan Baba

Turgut Koca, Perişan Baba hakkında şunları kaydediyor: 19. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi şairidir. Asıl adı Mehmed Ali, mahlası Perişan'dır. Selanikli Hacı Hasan Baba'dan sonra 1870'de posta oturmuş, 1884'te Hacı Bektaş Tekkesi'ne gömülmüştür. İstanbul Eryek (Erikli Baba) Dergahı'nda bir makam ziyareti vardır. (Bkz. Turgut Koca: Bektaşi Alevi Şairleri ve Nefesleri (13. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Kadar). Naci Kasım İstanbul Maarif Kitaphanesi ve Matbaası, [İstanbul] 1990: 415 - 421)

Abdülbâki Gölpınarlı da Perişan Baba'ya değiniyor:
"Hacı Hasan Dede Baba'dan sonra bir müddet Hacı Bektaş tekkesinde dedebabalık eden Konyalı Perîşan Mehmet Dede Baba, bu makamdan ayrıldıktan sonra bir müddet sayâhatle vakit geçirmiş, bundan sonra da Yedikule'deki Bektâşî tekkesinde oturmuş ve 1875'te, Hacıbektaş'ta ölmüş, oraya gömülmüştür." (Bkz. Abdülbâki Gölpınarlı: Alevî - Bektâşî Nefesleri. İnkilâp Kitabevi, (2. Baskı) İstanbul 1992: 17)
Şevki Koca, Perişan Baba'yla igili şu ibareleri yazıyor:
"1875 yılında Selânik'li Hasan Dedebaba'nın Hakk'a yürümesi üzerine bu göreve Eryek (Erikli) Baba Dergâhı Postnişini Konya'lı olarak bilinse de aslen İşkodralı olan, Hafız Mehmed Ali Perişan Baba, dedebabalığa getirilir. Perişan Baba, Bektâşîliğin 1826'dan önceki orijinal kimliğini savunan ve dedebabalık kurumunun Osmanlı saray yönetimince denetlenip, yönlendirilmesinden oldukça rahatsız bir kişiliğe ve seyr-ü sülûk'a sahiptir. Bu aşamada saray yönetimiyle sıcak ilişkileri olan Mehmed Ali Hilmi Baba, Perişan Baba'nın dedebabalığı'nı kabul etmeyerek, Bektâşî tarîkatındaki ilk ayrılığın maâlesef temelini atar. Giderek yakın dostu II. Abdülhamid'in de saray desteğini arkasınâ alan Hilmi Baba, dedebabalık makamının kendisine verilmesini talep eder. Bu durum karşısında, Nakşibendi tandanslı bir Bektâşîliğin ortaya çıkmasından ürken Mehmed Ali Perişan Dedebaba, H. 1300 yılı sonunda; dedebabalıktan, Hilmi Baba lehine sarf-ı nazar ederek, eski mekân-ı olan Kazlıçeşme Eryek Baba Dergâhı'na yerleşir. H. 1301 yılında yeniden Hacı Bektâş-Pîrevine dönüş yapan Perişan Baba, Nevruz ayında burada Hakk'a yürür ve Hazret avlusuna defnedilir. Ancak her şeye karşın Bektâşîlik bu tarihten sonra iki ayrı tasavvufi zeminde hareket ederek, Perişan Baba izleyicileri 'Vahdet-i Mevcud' öte yandan Hilmi Baba izleyicileri ise 'Vahdet-i Vücud' prensiplerini şiar edinirler.
Bu gizli çekişme günümüzde dahi farklı bir formatta devam etmektedir. Perişan Baba ekolünde olanlara 'Harâbâtî', Hilmi Baba ekolünde olanlara 'Müteşerri' denilir." [KanalKultur]
[07 Aralık 2010; KaKuTS - KanalKultur]

Roz Kohen: Baby boomer

© Roz Kohen
- Ester Romano ve İsak Kohen
(annemle babam)
5 yıl nişanlı kaldıktan sonra,
1939'da Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde
evlenirler
(30 mayıs 1939).
 
© Roz Kohen
- Fani Alfandari ve Ester Kohen
eşlerini askere gönderirken.
Ester ve İsak Kohen sağdakiler,
Fani ve kocası soldakiler.
(Pendik, 15/3/1942)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Ester Romano ve İsak Kohen (annemle babam) 5 yıl nişanlı kaldıktan sonra, 1939'da Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde evlenirler (30 mayıs 1939). İlk fotoğraf, tam Tünel'de Beyoğlu girişinde ve Evlendirme Dairesi'nin bulunduğu köşede uzun yıllar hizmet vermiş bir fotoğraf stüdyosu olan Foto Süreyya'da çekilmiştir.

Annemin gelinliği ödünçtür. Yıllardır evlenmeyi ümit etmiş olan annem de 29 yaşındadır.

Annemle babam evlendiklerinde, Şishane'deki Melek Apartman'ına kiracı olarak taşınırlar ve 1968 yılına kadar orada yaşarlar. Keza, evlendiklerinde yeni dul kalan anneannem Roza Romano da onlarla birlikte yaşar.

İsak, IV. Vakıf Han'daki "Safra Biraderler" adlı bankerin yanında katiptir ve 33 yaşındadır.

Bu esnada II. Cihan Harbi bütün Avrupa gibi, İstanbulluların da yaşamını etkilemektedir... Karartmalı geçen geceler, sirenler, şekerin ve etin karne ile alındığı ... yıllardır bunlar...

Melek Apartman'ındaki komşuların çoğu, kendileri gibi çok dar gelirli, Bizans Yahudi kökenli esnaflardır.

Alt kattaki Madam Roza'nın, evlenmeden önce konsomatris olduğu söylenirdi. Dört odalı yan dairede ise, 3 aile bir arada otururdu. Menahem, tenekeciydi. Salamon ise, kundura tamircisi. Hepsinin işyerleri Kuledibi'ndeyken, babam Bahçekapı'da katipti. Komşularının aksine, neredeyse lise bitirmişti kendisi. Annem de Beyoğlu'ndaki Deutsche Schule'nin (Alman Lisesi'nin) 8. sınıfına kadar gitmişti...

O yıllarda evlenen Yahudi çiftler, savaşın yarattığı güvensizlik yüzünden, genellikle çocuksuzdur. Batı'da "Baby boomer" ya da "Baby-Boomer" diye bilinen fenomen, bu grup insanlara da aittir. Ve bu bağlamda ablam, 1946'da doğar. Annemle babam, çocuk sahibi olmak için tam 7 sene beklerler... [KanalKultur]

Nümizmatik ve Tarih

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
185 (2009), 96 S., ISSN 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih, 2009 yılında yayınlanan 185. sayısında "Nümizmatik ve Tarih" üzerine hazırlanmış bir dosyaya yer veriyor. Bu dosyada Oğuz Tekin, Anadolu'nun güneyinde, antik Kilikia bölgesindeki Nagidos'ta bulunan kazı sikkelerini tanıtıyor. Oya Yağız, Tekirdağ-Karaevlialtı mevkiinde yer alan Heraion Teikhos kazılarında ele geçen Thrak krallarının sikkelerini ele alıyor. Dosyada ayrıca, Ahmet Tolga Tek'in, hepimizin adını çok iyi bildiği Romalı devlet adamı Brutus'un Roma'dan çıkıp Anadolu'nun güneyine gelmesini, burada Lykialılardan para ve asker talep etmesini ve sonraki olayları anlatan bir yazısı yer alıyor.

Zeynep Çizmeli Öğün yazısında, Roma İmparatorluğu Dönemi'nde Anadolu'daki kentlerin kendilerinin önemli bir kent olduklarına vurgu yapmak için sikkeleri araç olarak kullandıklarına dikkati çekiyor ve Karadeniz bölgesindeki Neokaisareia ile Amaseia kentlerini örnek olarak sunuyor. Aliye Erol ise esas olarak bugünkü Ankara ve civarında hüküm süren Galatia Krallığı'nın son kralı Amyntas'ın sikkelerini ele alırken kralın problemli sikkeleri üzerinde duruyor. Filiz Dönmez Öztürk, özellikle Roma İmparatorluğu Dönemi'nde öne çıkan Anadolu'daki homonoia anlaşmaları üzerinde duruyor ve bu anlaşmaların nedenleri ve kentlere sağladığı avantajları sikkelerin ışığında anlatıyor.

185. sayıda, Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" isimli tablosuna dair hem popüler hem de akademik açıklamaları eleştirip, farklı bir açıdan, yeni veriler kullanarak "Kaplumbağa Terbiyecisi"ni saran bulutları dağıtıyor.

Ramazan Çakıroğlu: Değer mi be Abi?

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - O'nu kadim bir dostluk bağının nesli olarak tanıdığımda, arkadaşım çoktan vefat etmişti. Babasının adıyla gelir gelmez, davranışlarında hep babasını aradım. Zaman zaman babasına benzer davranışlar gördüğümde; "işte kültürleme ve genetik benzerlik" diyordum. Babasına olan bu benzerlikler, sınırlı ve kısır kalıyordu. Rahmetli babası, tüm yaşamını cumhuriyete ve bu ülkeye adamıştı. Çok namuslu ve onurlu bilinen bir adamdı. Etkili ve yetkili makamlar işgal etmiş, önemli görevlerde bulunmuştu. Kırk yıldan fazla süren devlet memurluğunda, ne devletin ve ne de kimsenin bir kuruşuna bile tenezzül etmediği herkesçe biliniyor, dilden dile de anlatılıyordu…

Arada da yıllar ve on yıllar uçup gitmişti. Zaman arasına sıkışan, doğumlar yaşamı yenilemiş, ölümler ise buruklaştırmıştı. Bense, onun çocukluğunu zar zor anımsıyordum. O anlattıkça, hatırlıyor gibi oluyordum. Bir türlü, ortak bir anı da aklıma gelmiyordu. "Demek ki anlattıkları doğru" deyip, babasına olan saygıma da kusur etmek istemiyordum…

Candaş'la bu düşünceler içinde karşılaşmıştık. Karşılaşmıştık ama, sanki yerine oturmayan bir şeyler vardı. Kadınlara yaklaşımı rahatsız edici derecedeydi. Biraz alımlı bir kadın görmesin, hemen horoz gibi, gidip başına dikiliyor, yapmadığı şaklabanlık kalmıyordu. Piyasa büyümesi olduğu için de her şeyden ve her işten anlıyor, ne dersen hemen konunun önüne dolanıyor, iki puanı da alıyordu…

Çok temiz giyiniyordu. Giydiği kerataya yakışıyordu da. İki metreye yakın boya ne giysen yakışmaz!. Ayrıca; eşinden ayrı yaşadığı halde bu kadar temiz giyinebilme becerisine şaşmıştım doğrusu…

Bir hafta sonu Çukurova'dan Ankara'ya gitmem gerekti. Hafta sonu otobüse bilet almaya giderken, karşılaştım. "Abi, benim de Ankara'ya gitmem lazım. Senin arabayla gidelim. Otobüslerde sürünmeye değmez. Yolculuk paylaşmak demek" dedi… Ben de kör bir memur maaşının yakıta ve yola yetmeyeceğini çok iyi biliyordum. Bir çok nedene dayalı olarak, yoldaş bulmanın ve iyi kötü yakıt masrafını paylaşacak olmanın keyfiyle "hayır" diyemedim. Hiç olmazsa, bagaja da Ankara'dan alacağım kitaplarımı sere serpe atardım.

Necdet Subaşı: Alevi Açılımı: Konsept ve Konsensus

[© Necdet Subaşı - KanalKultur] - Alevi Açılımı çerçevesinde birer ön adım olarak değerlendirilebilecek çalıştaylar, kamuoyunda geniş bir ilgi gördü. Çalıştayların alışılmamış-denenmemiş niteliği konuya ilgi duyan çevrelerde derin bir dikkatle izlendi.

Aslında açılımın olmazsa olmaz birer parçası olarak tasarlan çalıştaylarda amaç, Alevilerin mevcut sorunlarını tam bir netlikte ortaya koymaktı. Bu doğrultuda başta Alevi toplumunun belli başlı eğilimleri olmak üzere, bütün bir kamuoyunun görüş ve düşüncelerini yansıtmak üzere yeni bir temsil alanının oluşturulmasına şiddetle ihtiyaç vardı. Sorunun bilumum paydaşlarını dinlemek gerekiyordu. Sadece Alevileri değil tüm toplumu, eşitlikçi bir müzakereye davet etmek için her şeyden önce önyargılarla şekillenmiş her tür dışlama ve ayrımcılığa karşı ortak bir sorumluluk ve kullanışlı bir dil geliştirmek gerekiyordu. Gerçekleştirilen resmi ve gayrı resmi buluşmalarda amaç, Alevilerin sorunlarının tüm toplumca kavranmasını, hatta derinlemesine hissedilmesini sağlamak ve böylece herkesin sorunun çözümüne katkı sağlamasını sağlamaktı. Çalıştayların genel karakteri içinde akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, medya ve siyaset dünyasından temsilciler, öncelikle söylem düzeyindeki farklılaşmaları esas kabul edilerek müzakereye davet edilmişlerdi.

Çalıştayların huzur içinde sürdürülmesinde Alevi kamuoyunun katkısı her türlü takdirin üzerindedir. Adeta üzerine titrenilerek sürdürülen süreçte Aleviler, sadece Çalıştaylar içinde değil gündelik hayatın değişik kompartımanlarında da fırsat buldukları her seferinde açılıma katkı sağlamaya çalıştılar. Çalıştaylar toplumun birbirini yeterince tanımadığı, birlik ve beraberliğe çok sık vurgu yapılmasına rağmen şimdiye kadar atılan adımları geçiştirmenin ötesine gitmediğini göstermiştir. Bugün artık Aleviler kendileri için en yüksek iyi olarak tasarladıkları taleplerini her fırsatta dile getirmekten geri durmuyorlar. Bu talepler kendi içinde çeşitlilik ve farklılık barındırsa da sorunun gelip dayandığı yer demokrasi ve insan haklarında kilitlenmektedir. Bu kilidin toplumun ortak duyarlılıklarıyla aşılacağında hiç kuşku yoktur. Devletle tartışmalı ilişkiler içinde bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başarmış tüm inanç grupları içinde Alevilerin yaşadıklarının emsalsiz olduğunu bugün artık herkes teslim etmektedir.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Bağbuğ'un 14 Nisan 2009 Tarihinde Harp Akademileri Komutanlığında Yaptığı Yıllık Değerlendirme Konuşması

(14 Nisan 2009)

Bu Toplantıya Katılan Büyük Saygı Duyduğum Sayın Komutanlarım,

Değerli Silah Arkadaşlarım,

Değerli Konuklar,

Harp Akademilerimizin Değerli Komutan, Öğretim Elemanı, Müdavim, Öğrenci Subay ve Çalışanları,

Basınımızın Çok Değerli Mensupları,

Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyor, iyi günler diliyorum.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin yarınlarına yön verecek liderlerinin yetiştiği, güzide eğitim kurumlarımızdan biri olan Harp Akademilerimizde, sizlere hitap etmenin benim için ayrı bir mutluluk ve gurur vesilesi olduğunu belirtmek istiyorum.

Bugün burada yapacağım konuşmamda güncel konulara fazla girmeden, son yıllarda sık sık gündeme getirilen sivil-asker ilişkileri başta olmak üzere, terör ve terörle mücadele, demokrasi ve laiklik gibi konulara akademik bir pencereden bakmaya çalışacağım. Güncel konulara ve bu konuşmada değinemeyeceğim diğer konulara ilişkin görüşlerimi önümüzdeki hafta yapmayı planladığım Basın Toplantısında sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.

Değerli Konuklar ve Silah Arkadaşlarım,

Sivil-asker ilişkileri hemen hemen her ülkede üzerinde sıkça tartışılan, her zaman güncelliğini koruyan fakat, özü pek anlaşılmayan konuların başında gelmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, demokrasi, liberal ekonomi ve refah toplumu tartışmaları gündemimizde daha fazla yer almaktadır. Öte yandan millî güvenlik kavramı genişlerken; tehditler ve riskler de çeşitlenmiştir. Bu gelişmeler, sivil-asker ilişkileri konusunun farklı boyutlarda tartışılmasına neden olmaktadır. Konu, siyaset bilimi literatüründe de farklı düzeylerde ve farklı yaklaşımlarla ele alınarak tartışılmaktadır. Sivil-asker ilişkileri üzerinde oluşan akademik literatürde Samuel HUNTINGTON, Morris JANOWITZ ve Eliot COHEN gibi klasik realist düşünürlerin yanı sıra liberal teori ve yapısalcı akımların da etkisi görülmektedir. Akademik anlamda da, bilim adamları, düşünürler ve bu işin profesyonelleri arasında çeşitli uzlaşmazlık alanları mevcuttur.

Süheyla Taşçıer: Beyaz Battaniye Uçuyor

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - beyaz battaniye uçuyor

yunus
gün yükselirken
vapurda martılara simit atıyordum
... canı candan alan deprem
davudi sesiyle toprağı bölerken
kara gözlerin gibi düştü
yüreğime haber

vanlı kadınlar geldi
yaşmaklarının arasından
dün
mahçup düşen harfler
bugün
çığlıktı

türkçe bağırdı
kürtçe bağırdı
tuz gölünde billur kristaller ağladı

an
soğuk gecede
ellerini çaresiz bağlamışken
yemek oturmadı ocağa

sanala düşmüş ırkçı söylemler

insanlar düşlerini
saf sularda yıkarsa
dünya arınır mı dedi oğlum

yunus bak
gökyüzünde
beyaz battaniye uçuyor

ölümün tozu
saçlarına yakışmadı çocukların [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

29 Ekim 2013 Salı

Halil Atılgan: İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım - Bunca Âşıkların Bir Hoşu Mahzuni...

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - 1940 yılında Kahraman Maraş'ın Elbistan ilçesinin Berçenek köyünde doğdu. (Dostları onun 1938 yılında doğduğunu ifade etmektedirler.) Babası Zeynel, Barginekli Ağuçan Türkmenlerinden, nine tarafı Varto / Hormekan Aşiretinden Razeye'ye (Irazca Hatun) mensuptur. Köyünde okul olmadığı için Elbistan'ın Âlembey köyünde Lütfi Efendi Medresesi'ne devam eden Mahzuni burada Kuran eğitimi aldı, eski Türkçeyi öğrendi. 1956 yılında köyündeki ilkokuldan mezun oldu. İlkokulu bitirdikten sonra Mersin Astsubay Okulu'na giren Mahzuni, 1960 yılında Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu'nu bitirdi. Başarılı oluşu Kuleli Askeri Lisesi'ne girmesini sağladı. Düşüncesi, halk edebiyatıyla yakinen ilgilenmesi ve sair sebepler okuldan ihraç edilmesine vesile oldu. Kuleli Askeri Lisesi'nden ihraç edilmesi Âşık Mahzuni'nin hayatında yeni bir dönemin başlamasını sağladı. O günden bu yana geleneğin içinde yoğrulan Mahzuni gün oldu ağladı, gün oldu güldü. Ama geçmişini hiç unutmadı. "Benim söylediklerim neyse ben oyum" diye haykırdı. Bağlamasını sevgi için inletti.

12 yaşındayken amcası Âşık Fezali'den (Behlül Baba) bağlama çalmasını öğrenen Mahzuni: türküler söyledi yâr üstüne, gurbet üstüne, türkü üstüne. Hasletlerini, anasını, Suna'sını, köyünün çakırdikenli yollarını türkülerle dile getirdi. Bir türkü duydu yüreği cız etti. Tüyleri diken diken oldu. Yaşadığını hatırladı. Bendini döven ırmaklar gibi taştı, çağladı. Karlı dağların ardındaki hasretler destan oldu türkülerinde. Her bir hasrette ayrı bir tat buldu. İfade edemediği duygularının pınarı oldu türküleri. Deli gönlü abdal etti düştü yollara. Gün oldu Suna'nın peşinde gezdi, bazen da tabansız çarık giydi. Bazen yaz aylarında türlü çiçekler açtırdı, bazen de: "İşte gidiyorum çeşmi siyahım / Kanadım değdi sevdaya / Sanki ömrüm bir bilmece / Dumanlı dumanlı oy bizim eller / Dom dom kurşunu / Seher vakti evinize - Girdim gelmez olayıdım" diyerek sazıyla sevişti. "Al kadeh ver kadeh" doldurdu içti. Türkülerini telli duvaklı gelin etti Anadolu'ya. Şiir, türkü, insan sevgisi gönlünde kurduğu duygu yumağının en yücesi oldu. O duygu yumağı; gün oludu bülbül için, turna, seher yeli ve toplum için çözüldü. Bazen de:

"Beni merak edip şüphe duyanlar / Kendi bilmezlerin telaşıyım ben
Aslım Horasan'dan toprağım Afşin / Elbistan düzünün bir taşıyım ben

Bir gün âşıkların kara gününde / Ah çekip dolaştım sevda yönünde
Kuran'da okudum mürşit önünde / Saz çalıp söyleyen Bektaşî'yim ben

Mahzuni Şerif'im yaş oldu elli / Dolaştım elinde beş altı telli
Ne küstüğüm belli ne neşem belli / Bunca âşıkların bir hoşuyum ben"

diyerek kendini tarif etti.

Mehmet Yardımcı: Makedonya ve Diğer Türk Yurtlarında Söylenen Ortak Atasözleri ve Deyimler

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Dünya coğrafyası üzerinde 250 milyondan fazla Türk'ün konuştuğu Türkçe'de halkın söz değerleri büyük ölçüde ortak özellikler göstermektedir.

Değişik coğrafi yörelerde yaşamalarına rağmen, ortak geçmişleri olan, ortak değerleri paylaşan, belirli kültürel gelenekleri olan, Türk halkları geleneksel halk kültürünün ürünlerinden mânileri, ninnileri, ağıtları ve atasözlerini sözlü gelenekte yaşatarak yüzyıllar boyu varlıklarını korumuşlardır.

Ulusların hemen her konudaki görüş, düşünüş ve değer yargılarını en açık bir biçimde ifade eden özlü sözlere atasözü denmektedir. Bu sözler,  çeşitli deneyimler sonucu kalıplaşmış, özgün söyleyişlerdir. Bir anlamda atasözleri ulusların ya da aynı kökten gelen toplumların öz benliklerini yansıtan söyleyişlerdir. Ulusların varlıklarını koruyabilmek, kültür değerleri içindeki unsurları geliştirmek ve gelecek nesillere devretmek de aynı soydan gelen insanların görevleri arasındadır.

Atasözlerine eskilerin "darb-ı mesel" dedikleri bilinmektedir. Çok zengin bir medeniyet tarihine sahip eski bir geçmişi olan Türk kavminin zengin bir dili ve yüzyıllar boyunca çok geniş sahalara yayılmış geniş bir kültürü vardır. Bu kültürün en önemli aynalarından biri de hâlâ çeşitli Türk boyları arasında ortak olarak kullanılan atasözleridir.

Divanü Lügati't Türk'te rastlanan: "Birin birin ming bolar, tama tama köl tolar." biçimindeki atasözü çeşitli Türk boyları arasında "Damlaya damlaya göl olur" biçiminde halâ varlığını korumaktadır.

Tüm Türk halkları tarafından ortak yaşam biçiminin canlı ifadeleri olarak kullanılan benzer sözlü kültür ürünlerinin başında çok büyük ortak özellikler taşıyan atasözleri gelmektedir.

Atasözlerinin en önemli özelliklerinden birisi uzun hayat tecrübelerini ve insanların özleşmiş görüşlerini yansıtmalarıdır.

Gül-i Dergâh, Gül-i Muhabbet, Gül-i Sema - Bir Ebrû Ustası: Mukadder Kavas

© Mukadder Kavas - Doğum Öncesi, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Dergâh, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Muhabbet, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Gül-i Sema, 35 x 100 cm.

© Mukadder Kavas - Mâşâallah, 35 x 100 cm.
 
© Mukadder Kavas
[KanalKultur] - "Doğum Öncesi", "Gül-i Deniz", "Gül-i Derya", "Gül-i Engin", Gül-i Bağ", "Gül-i Bülbül", "Gül-i Dergâh", "Gül-i Derin", "Gül-i Endam", "Gül-i Muhabbet", "Gül-i Raks", "Gül-i Sema", "Gül-i Sohbet"... ebrû sanatçısı Mukaddes Kavas'ın çalışmalarından kimi örnekler...

Farsça bir sözcük "ebrû". "Bulut" anlamına geliyor. Islanan kağıtların aldığı şekil "ebrinik" olarak adlandırılırken; içine konan boyalar yüzünde kalacak şekilde kitre ile hazırlanmış bir suya kapatılıp kaldırılmak suretiyle kağıt üzerine çıkan hâre, dalga, damar gibi süslere "ebrû" denmiş. Kitap ve defter kaplarında, ciltlerinde, levhalarda kullanılmak üzere bu tarzda desenli duruma getirilmiş bulut gibi hâreli ve damarlı şekillerle süslenmiş kağıt da "ebrû" olarak anılmış. Kısaca, "bulutumsu" ya da "bulut gibi" motiflerle örülmüş, renklerin ahengiyle örtüşmüş bir sanat türüne verilen bir ad olmuş "ebrû"... Üzerinde açıklı koyulu değişik renkler bulunan şeylere " ebrûlî" denmiş. Dalga dalga kızarmak anlamında, " ebrû ebrû olmak" diye deyimler üretilmiş. Diğer tarafta "kaş" anlamına da geliyor "ebrû". Bu anlamda, Âşık'a da konu olmuş: "Siyah ebrûların duruban çatma / Gamzen oklarını âşığa atma" (Kul Mehmed)... Öte yandan Antalya Elmalı'da, Muğla Fethiye'de beş nisanda esen fırtına da " ebrûl" olarak adlandırılmış...

Modernleşmeyle birlikte yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş bir sanat "ebrû". Bir "Türk-İslam sanatı"... Kitabın doğal olarak popüler kültür ürünü olmasıyla, matbaada seri üretim, sanatçıyı da zor duruma sokmuş...

Mukadder Kavas, artık az sayıdaki "ebrû sanatçısı"ndan biri. 1959 yılında Isparta'nın Keçiborlu ilçesinde doğmuş.

Şunları söylüyor sanatçı:

Belçika'ya Göç Eden Sanatçı Sevim Ünal ve 'Dervişler'i...








 
[KanalKultur] - Belçika'ya göçen Türk sanatçı Sevim Ünal'ın, tuvallerinde mistizm dervişler ve semazenler örneğinde Avrupalı sanatseverlerle buluşuyor.

Sevim Ünal, 1992 yılında Türkiye'deki sanat eğitimini tamamladıktan sonra Belçika-Antwerpen'e yerleşti.

Aynı yıl LBC dil okuluna İngilizce ve Hollandaca ôgrenmek üzere girdi. Berchem Güzel Sanatlar akademisi karakalem atölyesine başladı.

Belçika'da ilk Türk Tiyatrosu olan "Sesimiz" tiyatrosunu 1999 yılında kurdu ve bir çok oyununu kendi yazıp, tanınmış Belçikalı ve Hollandalı sanatçılarla yönetti. On yıllık çetrefilli ve yoğun bir şekilde giden tiyatro hayatına ara verdi.

2002 yılında UFSIA (Antwerpen Üniversitesi'nde) dil ve memurluk eğitimi aldı.

2006 yılında "amatör" olarak hobbi amaçlı OBELIX Sanat Evi'nde heykel çalışmalarına katıldı. Yaptığı çalışmalar çok başarılı bulundu ve Güzel Sanatlar'a yönlendirildi.

2007 yılında Antwerpen Güzel Sanatlar Akademisi Resim ve Heykel Bölümü'ne girdi. Akademinin gerçekleştirdiği bir çok sergi projesinde yer aldı. Bunun yanı sıra uluslararası sergiler organize etti.

2009 yılında farklı sanat evleri tarafından Türk sanatçısı ünvanıyla birçok uluslararası sergiye davet edildi, aynı yıl Belçika'da çıkarılan "Başarılı Kadınlarımız" adlı antolojide yer aldı.

2009-2010 yıllarında Hollandalı sanatçılar kataloğunda yer alan tek Türk sanatçıydı.

2010 yılında ArtWorld Sanat Derneği'ni kurdu ve uluslararası sergiler gerçekleştirdi.

2011'de ArtWorld Sanat Derneği Galeri'sini inşaa etti. Galeri açılışını Wilrijk Belediyesiyle sergi projeleri yaparak başladı...  [KanalKultur]

Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han, Seramiğe Konu Oldu



 
[KanalKultur] - Matrakçı Nasuh, 15. yüzyılın son çeyreği ile 16. yüzyılın ortaları arasında yaşadığı ve asıl adının Nasuh b. Karagöz olduğu ileri sürülen Osmanlı tarihçisi ve metematikçisi. Dedesinin Sarabosna'da doğduğu ve bir Yeniçeri devşirmesi olarak görev yaptığı da dile getiriliyor. Matrakçı'nın savaş eğitimi aldığı savaş oyunları ve silahları konusunda uzman olduğu, Kanuni Sultan Süleyman tarafından bu nedenle ödüllendirildiği de ifade ediliyor.

Hayatı ve eserleri hakkında henüz yeterli bilgi bulunmuyor. Aynı zamanda nesih yazı stilinde değişiklikler yapan, divanî yazı stilinde önde gelen isimler arasında yer alan ünlü bir hattat. Kendine has üslubuyla, eserlerinde var olan minyatürlerle bir döneme görsel olarak da ayna tutuyor. Eserlerinde yeryüzünün kuşbakışı görünümünü resmediyor. Buna karşın şekilleri tepeden değil, sanki karşıdan görüyormuş gibi çiziyor. Bu resimlerde kuş ve tavşan gibi hayvanlar olsa da insanlar asla belirmiyor. Şehirlerdeki binalar tek tek seçilebiliyor.[*]

Matrakçı, Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiş. Kanuni Sultan Süleyman'ın Irak seferini "Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han" ismiyle kaleme almış. Bilinen kitapları arasında Cemâlü'l-Küttâb, Kemâlü'l- Hisâb, Umdetü'l-Hisâb, Mecmaü't-Tevârih, Süleymannâme, Fetihname-i Karabuğdan, Beyan-ı Menazil-i Sefer-ul Irakeyn ve Tuhfet-ul Guzat bulunuyor.

Cemal Şener: Fuzuli'nin, Osmanlı'dan Maaş Aldığını Biliyor muydunuz?

Cemal Şener
"Alevi dedeleri devletten maaş almalı mıdır?" tartışmaları ile ilişkilendirmek için Osmanlı'daki din-devlet ilişkileri bir suredir internette bazı sitelerde irdelenmeye çalışılıyor. Bu tartışmaya bir nefes katılmak için bu satırları yazdım.

Alevi dedeleri resmî olarak Osmanlı döneminde devletten maaş aldı denemez. Ama Osmanlı idare yapısı çok farklıdır. Osmanlı'da bazı valilerde devletten maaş almazdı. Valilikler, ihale ile vergi toplama yetkisi de dahil alınır - satılırdı. Valilik gibi diğer bazı makamlar da alınır - satılırdı. Cami imamlarının da tümünün devletten her dönem maaş aldığı söylenemez. Cumhuriyetin ilk yıllarından Menderes dönemine dek cami imamları da devletten maaş almazdı. Cami imamlarına maaş dönemi Menderes'le başlamıştır.

Karacaahmet Sultan Dergahı yayınlarında 200 civarında Osmanlı arşivi / mühimme defterlerinden alınmış karar yayınladım. Bu kadar da elimde yayınlanmaya hazır bulunuyor. Osmanlı belgelerinde Aleviler-Bektaşiler adı ile yayınlanan iki kitap da Karacaahmet Sultan web sitesinde orjinalleriyle birlikte yüklü bulunuyor. İsteyen ulaşabilir.

Bu belgelerde, dedelere direk maaş vermek yok. Ama dergahların Osmanlı ile dolaylı akçeli ilişkileri var. Örneğin; vergi muafiyeti var, gelirlerin dergaha bağışlanması var. Örnek: 'Çankırı Keskin'deki Koçi Baba zaviyesinde "eskiden olduğu gibi vergi muafiyeti" istenen bir belge var (yıl: 1712)... Yine başka bir belgede Samsun Ladik Kara Abdal Zaviyesi yazışmasında yüz yıldır devam eden türbedarlığın "günde iki akçe" karşılığı olarak devam etmesi Dîvân-ı Hümâyûn'dan yani Saray'dan istenmektedir.

Başka bir belgede ise; Akyazılı Türbesi ve vakfının elinde olan "su değirmeni ve taşınmaz mallardan" bahsedilerek "eskisi gibi hazine-i manda mütevellilik" yani "paranın dergahta kalması" istenmektedir.

Firuz Kutal çizdi: Darbezede

© Firuz Kutal çizdi: Darbezede

Son Göç: Sürülerine Otlak Arayan Göçerlerin Göçlerinin Öyküsü...

Son Göç - Yönetmen: Meryem Doğan;
Yapımcı: Meryem Doğan, TRT İzmir Televizyonu;
Metin Yazarı: Doç. Dr. Nevzat Çevik;
Danışmanlar: Musa Seyirci, Hilmi Dulkadir,
Osman Şahin; Seslendiren: Sacit Onan;
Yapım Yardımcısı: Zeynep Tokat;
Dijital Betacam; 2003; 2 x 24'
Zaman yollarda, yollar yörüklerin kirmeninde döner usul usul...
Yüzyıllar öncesinden verilmiş bir sırdır göç Anadolu'ya...

[KanalKultur] - Geleneksel Yörük göçünün son temsilciliğini yapan Sarıkeçililer, "onlar bizim tarlamız" dedikleri keçilerine / sürülerine otlak aramak için her yıl nisan ayında yola koyulur, göçerler...

Mersin, Aydıncık, Gülnar civarında kışlayan Sarıkeçili Yörükleri, her yıl nisan ayında kışlaklarından yola çıkar. Aydıncık'ta kışlayan Döne Ana, son kez yayla yoluna düşecektir. Belgeselde, yerleşiklere rağmen verdikleri yaşam mücadelesine tanık olunuyor; zorlu yayla yolları, yaylaya ulaşmaları, günlük yaşamları ve dönüşleri anlatılıyor. Okulu yarım bırakıp sürüleri götüren çocukların, yürüyemeyen her şeyin develere yük olduğu bir göç dizisi, 45 gün süren yolun bıraktığı izler...

Kilimlerin renkleri, ocakların ateşi, çadırların direkleri hep gitmek için boyanır, yakılır, kurulur. Torosların kollarında nice sevdalar, hasretlikler türkü olur. Bir daha yola çıkamayacak olmanın burukluğu, suya dökülen kurşun gibi akar yüreklerine Sarıkeçililerin. Ama elden ne gelir, gözlerin buğusunda kayboluyorsa eski göç yolları. Şimdilerde göç dizisi değil çektikleri, yürek acısı. Kilidi rüzgar kapısı etek çadırların son arayışı Sarıkeçilileri. Belgesel, sadece Sarıkeçililerin göçünü değil onlar gibi yitip giden nice rengini anlatıyor Anadolu'nun. Nice son göçü fısıldıyor Torosların rüzgarına...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Roz Kohen: Dora, Tozkoparan'da (1946)

© Roz Kohen - 1946 temmuz'unda,
babam İsak Kohen kucağında
3 aylık ablam Dora ile
Şişhane'nin yakınındaki
Tozkoparan semtinde...
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - II. Cihan Harbi sona ermiş, annem Ester hem anne hem babasını kaybetmiştir...

Annem 36, babam 40 yaşında çocuk sahibi olurlar.

Kış aylarında çocukluğumuzda sık sık Tozkoparan'a doğru yürür; şimdi koca bir otoparkın bulunduğu yerdeki çocuk bahçesine ve dram tiyatrosuna gidilirdi.

O yıllarda İstanbullu Yahudiler Kasımpaşa, Kuledibi, Azapkapı, Doğruyol, Tozkoparan, Beyoğlu ve Tünel civarında otururdu. Bu semtlerde çocuk ve çay bahçeleri hatta Haliç'e bakan gazino bile vardı.

Kuledibi'nde ise türlü esnaf, kasap, kırtasiye, manav gibi dükkanlar bulunur; bizimkiler tüm ihtiyaçlarını yürüme mesafesindeki bu bölgede karşılardı.

Tabii Musevi Lisesi ve Havralar da gene evden 5 dakikalık bir yürüme mesafesinde Şişhane'deki Mektep ve Büyük Hendek Caddesi'nde idi.

Çocukken hafta arasında sık sık Tünel'deki büfe ve pastahanelerde ponçik kaşarlı tost yemeğe giderdik.

Hafta sonunda ise, Beyoğlu'ndaki sinemalara gidilirdi. Sinemaların en eskileri Melek, Ar, Lüks, Saray ve Atlas'tı.

Pazar sabahları, babam bizi "Ar Sineması"na çizgi film izlemeye götürdü...

Jön Türkler ve 1908 İhtilaline Doğru Osmanlıların Paris'i

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
180 (2008) 1300-7025-9-1
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih 2008 yılında yayınlanan 180. sayısında, Osmanlı Bankası Müzesi'ndeki "1908 İhtilaline Doğru Osmanlıların Paris'i" sergisi üzerine Ece Zerman'ın François Georgeon ile yaptığı söyleşiye yer veriyor.

Georgeon, Jön Türklerin Paris'i medeniyetin merkezi olarak görmelerine ve 19. yüzyıl sonunda Jön Türk hareketi açısından Paris'in taşıdığı öneme karşın, Paris'in tarihinde ve coğrafyasında Jön Türklerin bıraktığı izin oldukça silik olduğundan bahsediyor. Paris polisinin Jön Türk hareketinin üyeleri hakkında tuttuğu kayıtlardan Paris Dünya Fuarı'na, Dreyfus olayından Antoine Bouvard'ın İstanbul için çizdiği proje ve planlara kadar birçok olay ve olguya değinen Georgeon, Paris ve Jön Türkler arasındaki uzun ilişkinin detaylı bir resmini çiziyor. Söyleşi, Osmanlı-Türk modernleşmesinde Paris'in bir ikon ve sembol olarak taşıdığı önemi ve Türk modernleşme sürecinin erken dönemlerindeki Batı algısını anlamak isteyenler için ufuk açıcı bir nitelik taşıyor.

Söyleşinin yanı sıra, Özgür Adadağ'ın makalesi de Jön Türkler'in Paris yıllarını konu alıyor. Adadağ araştırmasında, Ahmed Rıza'nın Paris'te Fransızca olarak çıkardığı Mechveret Gazetesi'ndeki yazıları esas alarak Temmuz 1908 olaylarının bir "barışçıl devrim" olduğunu öne sürüyor. Adadağ'ın makalesi, Jön Türklerin Avrupa kamuoyunun desteğini sağlamaya uğraşırlarken nasıl da Sultan ile uzlaşmaya hazır olduklarını da ortaya koyuyor.

180. sayıda, Nazan Maksudyan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yükselen savaş karşıtı hissiyatı incelediği makalesi de yer alıyor. Maksudyan, ardı sıra süre giden savaşlardan tükenmiş bir toplumun içinden yükselen seslere kulak veriyor. Kemal Tahir, Nazım Hikmet ve Tevfik Fikret gibi edebiyatçıların eserlerini de inceleyen Maksudyan, yazdığı satırlarda, şimdiye kadar gizli kalmış savaş karşıtı görüşlerin izini sürüyor.

Ramazan Çakıroğlu: Pamuk Şekeri

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Bir afeti devran olarak cümle âlemin dilinde dolaşıyordu. Herkesin dilinde bir "Pamuk Şekeri!".

Bir gün bir arkadaşıma dedim ki:

- Bu 'Pamuk Şekeri' kimdir?

O da:

- Dur sana anlatayım. Sen buralarda kaç yıldır yoksun, bilmezsin. Bir kadın var. İstanbul tarafından gelmiş. Üniversitede dil hocası. Eski ünlü güzellerdenmiş. Fakat görmelisin, bir afeti devran!

- Hayret, ben neden görmedim ki? Sonra nedir bu pamuk şekerinin özelliği?

Arkadaşım beni suçlarcasına sesini yükseltti;

- Nedir olur mu? Afeti devran diyorum. Yaklaşanlar cazibesine dayanamıyor, yörüngesine kapılıp gidiyor. Geçenlerde Pamuk Şekeri'yle uzun aşk yaşayan zengince bir iş adamı kanserden öldü. Ölmeden de Karataş'taki balıkçı barınaklarında geçirmiş son günlerini. Adamcağız borçlu gitmiş öbür dünyaya. Meslektaşları kendi aralarında para toplayıp, borçlarını kapatmışlar. Ben bunları sonradan öğrendim.

- Peki, bütün bunlarla Pamuk Şekeri'nin ne ilgisi var? Sonra senin ne işin var bu kadınla?

- Deli misin, Pamuk Şekeri diyorum sana. Bu kadının en büyük özelliği, paralı, yakışıklı ve biraz da mürekkep yalamış tipleri kendi yörüngesine çekmek ve kendi uzayında kaybetmek. Bir kere, bütün yaşamı boyunca, aşklarını hem kendi uzayında yok etmiş, hem de pamuk şekeri gibi yemiş. Bilirsin pamuk şekeri yumuşak, tatlı ve çok görünmesine karşın hiç doyurucu değildir. Yersin elinde tahta bir çubuk kalır. Onu da ilk çöp kutusuna atarsın. Olur biter.

- Vay be, diyebildim.

İlyas Üzüm: IV. Din Şûrası Üzerine

[© İlyas Üzüm - KanalKultur] - Tüzüğünde ifade olunduğu üzere (Resmî Gazete, 30/4/1993 ve bazı değişikliklerle 17/08/1998) Din Şûrası'nın amacı, bilimsel yeterlikleri ve dini hizmetleriyle tanınmış olan bilim ve din adamlarının katılımıyla Diyanet İşleri Başkanlığı'nca yürütülen hizmetlerin geliştirilmesi konusunda görüş oluşturmaktır.

Tüzük gereği Şûra'ya Diyanet İşleri Başkanı ve Din İşleri Yüksek Kurul üyesi yapmış olanlarla halen bu görevde olanlar, başkan yardımcıları, hukuk müşaviri, kurul başkanları, ana hizmet birimleri başkanları, yirmi bilim ve din adamı, on müftü ve beş vaiz, bir YÖK üyesi, ilahiyat fakültelerinden birer temsilci ile çeşitli bakanlık ve resmi kurum temsilcileri katılır.

Yasa gereği beş yılda bir toplanması gereken Şûra'nın ilki 01-05 Kasım 1993, ikincisi 23-27 Kasım 1998, üçüncüsü 20-24 Eylül 2004 yılında gerçekleştirilmiştir. Bunların ilkinde "Dini konularda toplumun aydınlatılması ve dinin farklı yorumlanmasından kaynaklanan problemler ile dinlerarası diyalog", ikincisi "Din ve dünya barışı", üçüncüsü "Avrupa Birliği sürecinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yurtdışı din hizmetleri ve din eğitimi" konuları görüşülmüştür.

IV. Din Şûrası 12-16 Ekim 2009 yılında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. "Din ve Toplum: Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet" konulu Şûra, çalışmalarını dört komisyon halinde yürütmüştür.

"Din ve Toplum" başlığını taşıyan birinci komisyonun ilk ve ikinci oturumlarında "Toplumsal değişimler karşısında din", üçüncü oturumda "Toplumsal hayatta din ve dindarlık", dördüncü oturumda "Toplumsal hayatta din ve dindarlık, kitle iletişim araçları ve din", beşinci oturumda "Dinin ve değerlerin istismarı, bidatler ve dini hayat", altıncı oturumda ise "Modern dönemde din motifli eğilimler ve Türk toplumu" konularında tebliğler sunulmuş, müzakereler yapılmıştır.

Christian Wulff: Onlar her iki toplumda da yaşıyorlar.

Almanya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Christian Wulff, Türkiye ziyareti kapsamında 19 ekim 2010 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) 23. Dönem 5. Yasama Yılı Genel Kurul'unun 8. Birleşim'i 1. Oturumu'nda bir konuşma yaptı. Oturum Başkanlığını Başkan Vekili Sadık Yakut yürütüyordu ve Kâtip Üyeler Murat Özkan ile Bayram Özçelik'ti. TBMM Genel Kurul Tutanakları'nda kayda alınan konuşma metnini okurun ilgisine sunuyoruz. [KanalKultur]

* * *

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 8'inci Birleşimini açıyorum.

Toplantı yeter sayısı vardır, görüşmelere başlıyoruz.

BAŞKAN – Ülkemizi ziyaret etmekte olan Almanya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Christian Wulff, 19 Ekim 2010 Salı günü (bugün) Genel Kurula hitaben bir konuşma yapmak istemişlerdir.

Bu hususu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir. (...)

ALMANYA FEDERAL CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI CHRISTIAN WULFF – Bayanlar ve baylar, sayın başkanlar, sayın milletvekilleri, ekselanslar, hanımefendiler ve beyefendiler; hepinizi ve büyük Türk milletini içtenlikle selamlamak istiyorum ve hemşehrilerimin de selamlarını size iletiyorum.

Bu benim için, ilk Alman Cumhurbaşkanı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde konuşmak çok büyük bir onur. Sizin davetiniz, ilişkilerimizin ne kadar yoğun ve yakın olduğunu gösteriyor ve özellikle, benim göreve geldikten sonra üçüncü resmî ziyaretimin beni Türkiye'ye getirmiş olmasından mutluluk duymaktayım. Bu, Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin önemini yansıtan bir husus. İlişkilerimiz çok köklü ve ülkelerimizin, milletlerimizin gelişimine her zaman zenginlik katmıştır. Doğu'yla Batı arasındaki diyalog çok erken zamanlarda yazarları etkilemiştir, sanatçıları etkilemiştir ve birçok alanda -ekonomide, siyasette, bilimde- çok yakın ilişkiler vardır.

Birinci Dünya Savaşının sonu iki ülkeyi farklı dönemlere getirdi. İmparatorluğu ve padişahlığı geride bırakarak parlamentonun merkezî rol oynadığı bir döneme girdik. Fakat ilk Alman Cumhuriyeti sadece on beş yıl sürdü ve diktatörlüğe girdi. Daha sonraki nasyonal sosyalist rejim döneminde birçok hemşehrim ve birçok Alman, görüşleri veya kökenleri nedeniyle takip edildiklerinden dolayı Türkiye'ye sığındılar. Takibata uğrayan bu insanlar burada izlerini bıraktılar. Örnek olarak besteci Paul Hindemith, hukukçu Ernst Reuter veya müzik pedagogu Edward Zug Mayer'i burada zikretmek istiyorum. Birçoğu Türkiye'deki üniversitelerde çalışmalara başladılar ve Türkiye'de bilim kalitesinin gelişmesine katkılarda bulundular ve bu vesileyle, Türkiye'ye bu insanları kabul etmeye hazır olduğu için teşekkür etmek istiyorum. Bunun için de size içten teşekkür borçluyuz. (AK PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)

Süheyla Taşçıer: Utanç

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - utanç

erkek
yasalarla
orospu dünya
halvet olurken

kurşuna dizemedikleri düşünceleri
kirli sarı kuyularda boğuyorlar

ağaçlar yıldızlara uzandı
dağlar ses verdi

öptüm
öptüm

canımı
cana verdim [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

Halil Atılgan: Genç Osman

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Genç Osman; ülkemizde yiğitliğin ve mertliğin sembolü haline gelmiş popüler destanlarından biridir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla; Konya, Karaman, Çankırı, Mudurnu, Gazi Antep, Balıkesir, Çorum, Adana, Bayburt ve Bağdat'tan derlenmiş varyantları bulunmaktadır. Araştırmacılar bu varyantlarda: Genç Osman'ın nereli, destanın da kime ait olduğu konusunda görüşlerini beyan etmiş, iki de Genç Osman türküsünün kayıtlara geçmesini sağlamışlardır. Genç Osman türkülerinin ilki Konya'dan, Darûl Elhan tarafından derlenmiş, Anadolu Halk şarkıları defterlerinin 4. de yayınlanmış. İkincisi de Aydın'dan M. Sarısözen tarafından derlenerek TRT repertuvarına kazandırılmıştır.
Destan varyantlarında Kayıkçı Kul Mustafa ve Âşık Abdurrahman tapşırması karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir ikilem olmasına rağmen şiirin Kayıkcı Kul Mustafa'ya ait olduğu bilinir. Eğer birkaç Genç Osman destanı var ise biri Âşık Abdurrahman'a aittir. Şayet bir Genç Osman destanı varsa, onun da Âşık Abdurrahman'ın destanından türediği ihtimali kuvvetlidir. Bu ihtimalin gerekçelerini ortaya koymak için de tespitlerimizi, Çukurova'dan derlediğimiz Genç Osman destanını, şimdiye kadar yapılan çalışmaları iyi değerlendirmek gerekir. Benim bu konuyla yaptığım derleme çalışmalarının ilki geçtiğimiz yıllarda Adana'da Beden Terbiyesi ve İl Kültür Müdürlüğü yapan Veysel Erdem Bozdoğangil'le, diğeri de şimdi Osmaniye'ye bağlı Düziçi ilçesinin Gökçayır köyünden Âşık Köroğlu, Âşık Mehmet Ova ile yapılmıştır. Gökçayır köyünde Âşık Köroğlu ve Mehmet Ova'dan derlediğimiz Genç Osman destanının türküsü aynı köyden İbrahim oğlu Mehmet Demirci tarafından okunmuştur. Bir çeşit uzun hava olan ezginin karakteri, müzik cümleleri bir savaşı anlatır nitelikte olup, bu havalara yörede Genç Osman veya "Benderi Makamı" denilmektedir. (Cenupta Türkmen Oymakları'nda Ali Rıza Yalgın da Kilis'in Yaslıbecer köyündeki araştırmalarında Benderi Makamından bahsetmektedir.)

* Bu türkü notası Prof. Dr. Köprülüzade
Mehmet Fuat'ın XVII. Asır Saz Şairlerinden
Kayıkcı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikâyesi
adlı kitabından aynen alınarak yazılmıştır. (S. 74)
Notanın dipnotunda "Beste Konya'dan zapt olunmuştur.
Darül Elhan tarafından neşredilen Anadolu Halk
Şarkıları'nın dördüncü defterinden alınmıştır"
ibaresi bulunmaktadır. Notada yazım hataları
görüldüğü halde orijinaline sadık kalınmış
ve hiç değiştirilmemiştir. (H. A.)
Derleme çalışmalarımızda kaynak kişilerin verdiği bilgilerde ana temalar aynı olup Veysel Erdem Bozdoğangil'in anlattığı destanın hikâyesi daha detaylıdır. Ancak Düziçi'nden tespit ettiğim Genç Osman türküsünü Veysel Erdem Bozdoğangil bilmemektedir. Veysel Erdem'in bize aktardığına göre: IV. Murat Bağdat seferine giderken yolu Adana'dan geçer. Adana'da birkaç gün kaldıktan sonra Misis kasabasına da uğrar. (Misis Adana'ya takriben 20km olup eski Adana-Ceyhan kara yolu üzerinde, Ceyhan nehri kenarına kurulmuş bir kasabadır.) Misis'in ileri gelenleri padişahı misafir ederler. Konuk padişah halkın dertlerini dinler, sıkıntılarını sorar. Bir vatandaş Derviş Çoban'dan şikâyetçi olduğunu söyler. Derviş Çoban'ın Adana'nın Yumurtalık ilçesinin Kütüklü köyünden olduğu sanılmaktadır. IV. Murat askerlerini Derviş Çoban'ın bulunduğu Kütüklü köyüne yollar. Derviş Çoban'ın adı Cebbar Dede'dir. Cebbar Dede'yi askerler Kütüklü köyünde bulurlar. Padişahın Misis'te olduğunu, kendisini de çağırdığını söylerler. Cebbar Dede "Siz gidin ben geliyorum" der. Postunu Ceyhan nehrinin akış istikametinin tersine serer. Postuyla kayarak Misis'e kadar gelir. IV. Murat'la görüşür. IV. Murat: "Cebbar Dede sen etrafa zarar veriyormuşsun, koyunlarını salıverip ekinleri yediriyor, tarlaları çiğnetiyormuşsun" der.

Cebbar Dede; "Koyunlarım şu an falan yerde yayılmaktadır. Başında çobanı olmadığı halde hiçbir tarlaya zarar verdikleri yoktur, üstelik zararlı otları yemektedir" cevabını verir. Çeşitli yollarla söylenenin doğruluğunu anlayan IV. Murat Cebbar Dede'nin keramet ehli olduğunu anlar. Bağdat seferinde başarılı olup olmayacağını sorar. Cebbar Dede: "Bunu ben bilmem. Şurada bir dul karının oğlu var. Adı Genç Osman'dır. Ona sor. O bilir" der. Hemen Genç Osman'ı çağırtırlar. Anasından izin alarak Genç Osman IV. Murat'ın yanına gelir. IV. Murat Bağdat seferinde başarılı olup olmayacağını sorar. Genç Osman: "Orduyu bir göreyim, gözden geçireyim ondan sonra fikrimi söyleyeyim" cevabını verir. Orduyu gören Genç Osman: Askerlerin ve hayvanların yiyeceğinin iki katına çıkarılmasıyla zaferin kazanılacağını söyler.

27 Ekim 2013 Pazar

Mehmet Yardımcı: Toplumsal İşlevleri Açısından Sandıklı Efsanelerinin Diğer Türk Efsaneleriyle Mukayesesi

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Efsaneler başlangıçta doğaüstü nitelikler gösteren kişilerin yaşamları etrafında oluşmuş, sonraları halkın hayalinde şekil değiştirerek farklı anlatımlarla varlıklarını yüzyıllar boyu sürdürmüşlerdir.

Efsane dünyamıza baktığımızda karşımıza motiflerle süslü ilginç halk anlatımları çıkmaktadır. Bunlar kültürümüzün tapu senetleri gibi halk yaratmalarıdır.

Bir doğa olayının, bir varlığın meydana gelişinin, doğa elemanlarından birinde olan bir değişikliğin, doğaüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının halk hafızasında ve hayalinde yaşayan biçimiyle, belli bir yere ya da bir olaya bağlanarak olağanüstü olaylarla süslenip anlatıldığı hikâyeler olarak tanımladığımız efsane kavramı, bütün Türk yurtlarında sınıflandırmalar, içerikler ve motif yapıları bakımından önemli benzerlikler göstermektedir.[1]

Efsaneler aslında birer inanç meselesidir. Kuşun çıkardığı sesin bir olaya bağlanması, tepesindeki tüyün bir eşyanın izi olduğu düşüncesi, şekilli kayaların özellikle bir efsane konusu olarak Türk ülkelerinde anlatılması hep inanca dayalı yorumlardır.

İlginç örneklerini Sandıklı'da gördüğümüz efsaneleri, Wilyam Bascon'un ve Prof. Dr. Paul Magnarella'nın "İşlev Kuramı" ile Prof. Dr. Bilge Seyidoğlu'nun "Efsanenin Toplumsal İşlevi"ni uyguladığımızda Sandıklı efsanelerinin yöredeki gelenek ve inançları içerisinde taşıdığı kültür ve toplumda eğitim, topluma yön verme, gelenek ve görenek koyucu ve koruyucu olma gibi işlevlere sahip olduğu görülmektedir.

Bilindiği gibi Bascon, folklor ürünlerinin dört işlevi olduğunu belirtir.[2] Bunu yaparken folklorun diğer işlevlerini yadsımaz. Bascon'a göre folklor ürünlerinin eğlendirme, eğitme, kültürün sürekliliğini sağlama işlevi vardır. Bu işlev, eğitimle iç içedir. Kültüre katkıda bulunan kişilerin, durum, bilgi ve değerlerin gelecek nesillere aktarılması kültürün devamlılığını sağlar. Dördüncü işlev ise toplumun ve kişilerin kabul ettiği davranış kalıplarına uygun davranmayı ve bu yolla toplumsal ve kişisel baskılardan kurtulmayı sağlayan kaçış denen işlevdir.

Magneralla, "Tip ve Sembolik Analiz Yaklaşımı"nı geliştirmiş, gelenekleri; hareketlerin, kimi davranışların uygarlık içinde kazanılmış kültürel, ruhsal ve sağlık gibi objelerin standart dizisini ortaya koymuştur. Magneralla da ruhsal işlev, kehanet işlevi, kurumsal işlev ve pratik (uygulama) olmak üzere dört işlev belirlemiştir.

Efsanelerin, kutsallık ve yaptırım gücü yönleri ile diğer türlerden ayrıldığı bilinmektedir. Bu özellikler, efsanenin oluştuğu mekâna, efsanede yer alan kişilere ya da çeşitli nesnelere anlam yükler.

Seyidoğlu da efsanelerin toplumsal işlevlerini dört maddede belirlemiştir.[3]