Bu Blogda Ara

30 Aralık 2013 Pazartesi

Halil Atılgan: Alevi de benim Sünni de benim - Âşık İmami: O Çukurova'nın Gerçek Bülbülüydü...

Dr. Halil Atılgan
İmami Sarıkamış'a / Ağıt söyler ağıt yakar

[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Yıllardır Anadolu'yu adım adım dolaştı. Yurdu saran bir ses, dillerden düşmeyen türkü, gözlerde şavkıyan ışık, gönüllerde kabaran bir heyecan olmaya çalıştı. Bazen Toros Dağlarında uğultu, Çukurova'nın sarı başaklarında, ak çiçek açan Çukurova pamuğunda bereket, halk ozanı deyince Çukurova'da akla ilk gelen isimler arasında yerini aldı. O şiirlerinde kanatlı bir kuş oldu. Bir baktık Niğde'de, bir baktık Mardin'de, Maraş'ta, Göksun Tekir'de. Toros Dağlarının öten bülbülü, Çukurova'nın sarı sıcağı oldu.

Ustası Karacaoğlan gibi dertlilere deva, hastalara şifa, darda kalanlara ise Zümrüt'ü Anka kuşu olmaya çalıştı. Karacaoğlan, Dadaloğlu, Deliboran, Elbeylioğlu, Âşık Garip atam dedi. Vurdu bağlamasını omzuna diyar diyar dolaştı. O, aşk ve sevda şiirlerinin ustası, güzellerin hastası, batan güneşte, doğan ayda sevdiğini arayan, gönül yoldaşı ustaların ustası Karacaoğlan'nın yolunu takip etti. Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti. Türkülere, Çukurova'ya, Toros Dağlarına sevdalandı. Türkülere olan sevdası gün be gün arttı. Onulmaz yaralar açtı yüreğinde. Anasının ağıtı, babasının sırları onunla dile geldi. Ana kucağının sıcaklığını buldu türkülerde. Sevdasının dumanı yükseldi. Kavuşamayanların arzusu siyim siyim gözyaşı oldu. Köyünün dağları şekillendi. Koyak koyak, köy köy dolaştı Anadolu'yu. Sevdası karasevdaya dönüştü. Türküler ekmek parası oldu. Tepeye uçarak değil sürünerek çıktı. Hayat denen selin önünde bazen doluya, bazen fırtınaya tutuldu. Ama yılmadı. Ozanlar diyarı Çukurova'da ustalarına özendi. Onlar gibi saz çalıp türküler söyledi. Ağıtlar yaktı. Bazen Düziçi'de Hatice Gelinin, bazen de İzmir'de askerken künyesi gelen Avşar Ali'nin ağıtı oldu. Sonra da "Ağıta Ağıt Yaktım" dedi. Vurdu bağlamasının tellerine.

Âşık İmami [1954 – 28.02.2012]
Ağıtlara Ağıt Yaktım

Acısı olan derdinden
Ağıt yakar ağıt söyler
Seven sevdiği ardından
Ağıt söyler ağıt yakar

Bulutsuz toza dumana
Alkanlı güllü çemene
Elaziz Ano Yemen'e
Ağıt söyler ağıt yakar

Nene Hatun balasına
Rus başının belasına
Şenlik Kars'ın kalesine
Ağıt söyler ağıt yakar

Oflular Reis Temel'e
Veysel Mustafa Kemal'e
Ürgüplüm algın Cemal'e
Ağıt söyler ağıt yakar

Roz Kohen: Değişen Şehir ve Rasel Elnekave

© Roz Kohen - En sağdaki Rasel Elnekave;
diğerleri eltisi, annem, ablam ve ben
(mayıs 1954, Soğuksu - İstanbul)
 
© Roz Kohen - En sağdaki Rasel Elnekave;
yanında babam, ben, annem, eltisi;
önde yeğenleri ve ablam
(aralık 1954, Beykoz - İstanbul)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - 1950'li ve 1960'lı yıllarda Rasel Elnekave ile annem çok yakın arkadaştılar. Rasel, annemden muhtemelen on yaş gençti ve o yıllarda henüz evli olmadığı gibi, Bankalar Caddesi'ndeki Burla Biraderler'de muhasebeci olarak çalışır; annesi, babası ve ağabeyinin ailesiyle Azap Kapı Köprüsü'nün girişindeki kocaman bir apartman dairesinde otururdu. Bakımlıydı; genç kızlık kilosunun değişmemiş olmasından gurur duyardı...

Rasel, annemin evli - barklı oluşuna; annem de Rasel'in çalışan bir kadın oluşuna hayranlık duyardı.

© Roz Kohen - Rasel Elnekave'nin yeni
evinde düğün sonrası
(22 şubat 1960, Doğruyol - İstanbul)
Rasel'in kardeşleri ve aileleriyle her hafta sonu buluşulur; Adalar, Beykoz, Hünkar, Büyükçekmece günü birlik gezilere gidilirdi. Ayrıca Hamursuz Bayramı da hep beraber kutlanırdı.

Topluca bütün arkadaş ve aile grubunun en büyük emeli, Rasel'e bir koca bulmaktı... Bu amaçla, ailece görücü gezmelerine çıkılırdı. Görücü karşılaşmalarının biri, Harbiye'de yeni açılan Hilton Oteli'nin çay salonunda planlanmıştı. Çoluk - çocuk, yaşlı - genç büyük bir grup buluşup müstakbel damatla tanışmaya gittiğimizi ve Rasel'in bir süre o kişiyle nişanlı kaldığını dün gibi hatırlarım.

Bir de Bostancı'daki Melahat Hanımın evinde bir pazar günü büyük bir yemek verilmiş; tüm aile fertleriyle, Musevi lisesindeki matematik hocamızı Rasel'e tanıştırmak üzere davet edişimizi hatırlarım...

Sonuçta Rasel, 1960 yılında kırkında iken görücü usulüyle evledi. Rasel'in annesi ve babası artık hayatta olmadığından, Karaköy'deki Zülfaris Sinagogu'nda yapılan dini törende, annemle babam Rasel'in dini ebeveynleri oldu.

© Roz Kohen - Rasel Elnekave ile
Barınyurt Yaşlılar Yurdu yemek odasında
(kasım 2007, Kuledibi - İstanbul)
Uzun yıllar yaşamını bildiği gibi süren Rasel, aslında bir nesil erken doğmuştu sanki. Bunca yıl saçının şekline, giydiğine yediğine içtiğine karışanı olmayan Rasel, şimdi kocasına boyun eğen bir ev kadını olmustu ve artık evin dışında çalışmıyordu.

On yıl gibi bir süre sonra, evliliği iyice bozulunca, Rasel gene kendi başına yaşamaya başladı. Annemle de araları bozuldu. Her biri kendi kabuğuna çekildi.

Türkiye'den ayrılınca, bu eski dostluklardan da iyice kopmuş oldum; ama eş - dosttan Rasel ile ilgili haberlerin bir kısmını almaya devam ettim.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 2007 yılında ablamla yaptığımız İstanbul ziyareti sırasında eski dostları bulmaya niyetlenmiştik. Yeğenlerinden Rasel'in Kuledibi'ndeki Barınyurt adlı yaşlılar yurdunda olduğunu öğrendik. Barıyurt, yaşlılar yurdu olmadan önce 2. Karma Musevi Okulu idi.

Bir sonbahar akşamı Kuledibi'nin loş ışıkları ve dar sokaklarından geçerek Barınyurt'a vardık. Girdiğimizde Rasel Elnekave'yi ziyaret etmek istediğimizi bildirdik. Sorumluları yurtta sadece bir Rasel'in olduğunu söyleyerek bizi yemek odasında oturan yurt sakinlerine doğru yönetti.

Doksanyedi yaşında olmasına ve kırk yıl görüşmemiş olmamıza rağmen Rasel bizi, biz onu hemen tanıdık. Gülerek bize 50-60 yaşından sonra 2 kere daha evlendiğini, her seferinde de eşlerini kaybettiğini, ağabeyinin "her kocanı mezara" gönderdin şakasını anlattı. Taşınmalardan ötürü bütün gençlik fotoğraflarını kaybettiğini anlatınca, kendisine bendekileri göndereceğime söz verdim... Dönüşümden kısa bir süre sonra bu fotoğrafları gönderdimse de görüşmemizin ardından kendisini yitirdiğimizi öğrendim.

Fotoğraflardaki Rasel'i; alımlı, iş hayatında başarılı, kendine güvenli ve bir nesil öncesinden bağımsızlığını kazanmış bir iş kadını simgesi olarak görüyorum. Hepimizin özlediği ve imrendiği Rasel'i sizlerle paylaşıyorum... [KanalKultur]

Süheyla Taşçıer: Alçaklar

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - alçaklar

payıma düşen cennetimde
boynundan başladım
ağaçları öpmeye

köküne diz çöktüğümde
durdum dedi
saat

akarken su dudaklarımdan
kapıları tuttu toprak

gün
gün
günler geçerken
şehirler yenilmiş

alçaklar

karanlıkla mı seviştim
koku
geliyor cehenneminizden [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

Yakın Tarihten Notlar: Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü

[KanalKultur] - Dünyada 500 milyon Twitter ve bir milyardan fazla Facebook kullanıcısından bahsediliyor. YouTube'da bir günde tam dört milyar video izleniyor... Sosyal medya kullanım oranı dünya çapında baş döndürücü bir şekilde artıyor. Bu husus, çağdaş toplumların bilgi paylaşımı da radikal bir biçimde değiştiriyor. Artık bambaşka bir iletişim evreninde bulunuyor.

Sosyal medya bir yandan bireyi bambaşka güçlerle donatıyor, öte yandan yazılı, görsel ve işitsel içeriğin kitlelere çoğu zaman kontrolsüz yayılması da öngörülmesi güç sonuçlar doğuruyor. İnternet, sınırları kaldırarak küreselleşme, hukuk ve demokrasi tartışmalarının yeniden gözden geçirilmesini de zorunlu kılıyor...

* * *

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği, 30 mart 2013 günü "Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü" temasıyla bir konferans düzenledi. 4 panelden ibaret olan konferansta ifade özgürlüğü tartışmalarını merkeze koyarak bu meseleyi farklı boyutlarıyla, derinlemesine ele alınması hedeflendi.

"Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü" Konferansı'nı oluşturan panellerde "İfade Özgürlüğü, İnternet ve Sosyal Medya", " Siyasal İletişim Süreçleri ve Sosyal Medya", "Dijital Aktivizm ve Sosyal Medya" ve "Sosyal Medyada Yayın Politikaları" başlıkları tartışmaya açıldı.

Türkiye'de Kadın Hareketi; Balkan Harbi Yılları ve Rum Yerleşimlerine Muhacir İskanı...

[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in aralık 2006'da yayınlanan 156. sayısının kapak konusu, Osmanlı'nın son döneminden bu yana "Türkiye'de Kadın Hareketi". "Toplumsal Tarih", 19. yüzyıldan günümüze kadının toplumda ve siyasetteki yerini irdeliyor. Korkutularak kaçırılan Rumların bıraktığı yerleşimlere muhacirlerin yerleştirilmesi; Selanik'te giyim tarzı ve sosyal hayat; Evliya Çelebi'nin "Seyahatnâme"sinden, 16 ve 17. yüzyıllarda "Kürdistan" notları üzerine yazılar da "Toplumsal Tarih"in 156. sayısında yer alıyor.

Naim Güleryüz'ün kaleminden Yahudiler tarafından Osmanlı'da kurulan ilk matbaanın öyküsü, Dan Shapira'nın Karay Yahudilerinin matbaacılık tarihi ve Sacit Kutlu'nun Ermeni alfabesinin icadının 1500. ve Ermeni matbaacılığının 400. çifte jübileleri vesilesiyle 1912 yılında yapılan kutlamaları üzerine yazıları ile, Toplumsal Tarih 156. sayısında "matbaacılık tarihi"ne de geniş yer veriyor.

Dergide, Aydan Çelik'le yeni çıkan kitabı "miş'li geçmiş zaman" üzerine yapılan söyleşi de yer alıyor ve çizerin "İnsan Evrimi" başlıklı çizimi ek olarak veriliyor.

72 Yılın Ardından Kadını İçermeyen Siyaset - Ayşegül Yaraman, Türkiye'de kadınların siyasal haklarına kavuşmalarının tarihini sorguluyor: "Kadın hareketi, bilindiği gibi Osmanlı'da 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Miras ve eğitim alanlarında kadınlar lehine gelişen değişim sürecini; önce kadınların örgütlenmeleri, savaşların da etkisiyle erkek nüfusun alandan çekilmesine müteakip çalışma yaşamına girmeleri, Kurtuluş Savaşı sürecinde cephede yer almaları izler. Dolayısıyla bu hareketin temel hedefi olan ‘de jure' eşitlik, tüm dünyada olduğu gibi modernizasyonun bir parçasıdır. Siyasal hakların kadınlara da erkeklerle eşit olarak tanınması toplumsal dönüşümün zorunluluklarındandır; resmi tarihin iddia ettiği gibi kadınlara verilmiş bir ‘bağış' olarak nitelendirilemez."

29 Aralık 2013 Pazar

Ahmet Nejat - Aşk

Ahmet Nejat - "Aşk",
tuval üzeri yağlı boya,
25 x 90 cm., 2012;
Ahmet Nejat'ın "Aşkın Hali"

adını verdiği
ve 4 - 28 ekim 2012 tarihleri

arasında Artgalerim
Nişantaşı Sanat Galerisi'nde
(Valikonağı Cad. No: 63 K: 6-7,
Nişantaşı - İstanbul;
Tel.: (0212) 343 85 50 – 51)
açtığı sergiden

Mehmet Yardımcı: Geleneksel Kültürümüzde ve Âşıkların Dilinde Kına

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Malinowski'ye göre, bir toplumu öteki toplumlardan ayıran o toplumun kendine özgü kültürüdür. Bir kültürü özgün kılan, o kültürü oluşturan öğelerin kültür bütünü içindeki yerleri ve öteki öğelerle olan ilişkileridir.

Her kültür kendi içinde uyum sağlayıp bir bütünlük oluşturur. Kültür birliğinden hareket eden Malinowski, kültürü toplumsal bütünleşmenin temeli olarak görür.

Her toplumu kaynaştıran, bir arada tutan, tasada ve kıvançta ortak eylemler sergileten çeşitli değerler bulunmaktadır. Bu değerler içinde en önde gelenleriyse gelenek ve göreneklerdir.

Türk halkının gelenek ve görenekleri arasında önemle korunanlardan biri kına yakma geleneğidir.

Kına, Arapça hına sözünün dilimize kına olarak geçmiş biçimidir. Kına, iki çeneklilerden kına ağacı denilen bir bitkinin kurutulmuş yapraklarının tozudur. En çok Afrika, Mısır, İran ve Hindistan'da yetişir. Yurdumuzda da İçel, Adana, Antalya yöresinde yetiştirilmektedir.

Kına yakma âdetinin İbrahim Peygamber'in oğlu İsmail'i kurban ederken bir kınalı koçun gelmesi, Allah tarafından İsmail'in yerine bu koçun kurban edilmesinin istenmesi nedeniyle adak için kurban kesimi geleneği doğmuştur.

İbrahim Peygamber'in oğlu İsmail'i kurban için süsleyip sürmelemesi gibi gelen koçun da süslenmiş, boyanmış olmasından dolayı kurbanlıkların süslenmesi ve kırmızı boya sürülmesi gelenek haline gelmiştir.

Türk halk kültüründe kına üç şey için yakılır. Bunlardan birisi kesilecek kurbana kına yakmaktır. Allah yoluna kurban edildiği için.

İkincisi askere giden delikanlıya kına yakılır. Bazı yörelerde başa bazı yörelerde de ele yakılır.

Pelin Erdal: Babam Askerde ve Büyük Adam Küçük Aşk Filmleri ile Handan İpekçi

Yönetmen, Yapımcı ve Senarist Olarak Handan İpekçi

Hukukçu bir babanın kızı olan Handan İpekçi 1956 yılında Ankara'da doğar. Babasının görevi nedeniyle Türkiye'nin çeşitli şehirlerini dolaşır ve 1993 yılında, Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nu kazanarak Ankara'ya geri döner. Ancak 1996 yılında evlenerek İstanbul'a yerleşir ve okulunu yarım bırakır.

Handan İpekçi, Semire Ruken Öztürk'ün "Sinemanın Dişil Yüzü" adlı kitabından o dönemi şöyle anlatmaktadır;
"Okulu bırakmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Dışarıdan sınavlara girip bitiririm diye düşündüm. Fakat biz o dönem de her şeyimizi ertelemiştik, biliyorsunuz 80 öncesi gençlik nasıl bir ortam içerisindeydi. Biz de sol taraftan bakıyorduk ve sol taraf içersindeydik. Bir şekilde Türkiye'nin kurtuluşundan sonraki döneme, özel hayatlarımızda dâhil olmak üzere her şeyi ertelemiştik. Evlenip geldim. Fakat benim düşündüğüm gibi olmadığını gördüm. 1980'de askeri darbe oldu. İki buçuk yıl eşimin tutukluluğundan dolayı tutukevi ziyaretleri oldu. Ve ben o tutukevi ziyaretlerinden, eşimin serbest kalışından sonra, kendimle yüz yüze geldiğimde, baştan hiç düşünmediğim bir konuma buldum kendimi. Her ne kadar bir kadın örgütlenmesi içinde olsanız da, politik mücadeleye bulaşsanız da, benim geldiğim nokta tipik bir ev kadını modeliydi. Çocuk bakıyordum, yemek pişiriyordum, çamaşır yıkıyordum…"[1]
1980 öncesinde çeşitli kadın derneklerinde çalışan ve politik mücadele içinde yer alan İpekçi, 12 Eylül darbesini takip eden süreç içinde bir iç hesaplaşma yaşar. Darbenin yarattığı yıkım ve yaşanan hayal kırıklıkları sonucunda bir karar alır. Aldığı kararla birlikte Ankara'ya ve çıkan af sonucunda da okuluna geri döner. Okula başlarken sinema yapmayı hedeflemediğinden TRT'de "Hanımlar Sizin İçin" programında asistanlıkla işe başlar. Uzunca bir zaman TRT'nin çeşitli dizilerinde asistanlık yaptıktan sonra ilk yönetmenlik denemesini 1993 yılında, senaryosunu şair Yaşar Miraç'ın yazdığı "Kemençenin Türküsü" adlı belgeselle gerçekleştirir.[2]

Yönetmenliğe böylece giriş yapmış olan Handan İpekçi, yine aynı yıllarda ilk uzun metrajlı film projesi olan "Babam Askerde" için yapımcı aramaya başlar. Bu süreç İpekçi için oldukça zorlu olacaktır.

Erin (7) keman çalıyor [2013-1] - Menuett 1, J. S. Bach



Erin (7) keman çalıyor [2013-1] - Menuett 1, J. S. Bach

İsmail Acar - Çinili Nar

© İsmail Acar - Çinili Nar
/ İsmail Acar'ın 8 şubat 2012 günü
Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi'nde
(Çırağan Caddesi No. 32, Beşiktaş -
34349 İstanbul) açılan Aşk adlı sergisinden

28 Aralık 2013 Cumartesi

Cemal Şener: Alevi Çalıştayları Bitti

Cemal Şener
[Cemal Şener] - Alevi Çalıştayı adı verilen toplantılar serisinin ilki haziran 2009'da sonuncusu ise ocak 2010'da yapıldı.

Başbakanlığa bağlı din işlerinden sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik'in yönetiminde ve Yrd. Doç. Dr. Necdet Subaşı'nın koordinatörlüğünde yapılan Alevilerin talepleri ile ilgili seri toplantılar bitti.

Bu toplantılara katılacaklar ilgili Bakanlık tarafından çağırılıyordu. Alevi kurum temsilcilerinin, Alevi dedelerinin, Diyanet İşleri Başkanlığı temsilcilerinin, İlahiyat Fakültesi bünyesindeki Alevilikle ilgili çalışan öğretim üyelerinin, üniversitelerde Alevilikle ilgili çalışmalar yapan akademisyenlerin, Alevilik ile ilgili kitap yazan bazı yazarların, Alevi kökenli bazı politikacılarla, Alevilikle ilişkileri bir türlü anlaşılamayan bazı kişi, dernek, vs. üye ve temsilcilerinin katıldığı toplantılar sona erdi.

Basın en çok bu toplantıların ilki ve sonuncusu ile ilgilendi. Son toplantı Alevilerin toplantıya katılanlarla varılan mutabakat konularını açıkladı. Mutabakata varılan konular ile birlikte ilgili bakan ve koordinatörlüğün hazırlayacağı raporun hükümete sunulacağı açıklandı ve ardından da ön raporun Başbakan'a sunulduğu bildirildi.

Son toplantıya katılan bazı Alevi temsilcileri ile Sünni temsilcilerin Alevilerin hükümetten temel istemleri olan şu konularda mutabakata vardığı açıklandı. Bu konular:
  • Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerinin tıpkı camiler, kiliseler ve sinagoglar gibi ibadet mekanı olarak sayılmasının yasallaşması.
  • Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki din adamlarına olduğu gibi cemevlerinde görev yapan dedelere, zakirlere ve diğer personele yaptıkları hizmet karşılığı maaş verilmesi.
  • Cemevlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı ya da Kültür Bakanlığı'na değil bağımsız bir kurum olarak oluşması ve bu kurumun ilgili Devlet Bakanlığı kanalı ile Başbakanlığa bağlanması.
  • Zorunlu din dersleri olarak devam eden Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi eğitiminin Alevileri rahatsız ettiği ve bu nedenle bu müfredatın ve içeriğinin değiştirilerek müfredatın Alevilerin istemleri doğrultusunda hazırlanması.
  • Mevcut kitapların Alevi eğitimcilerce hazırlanması ve Alevi eğitimcilerin bu derslerin verdirilmesi.
  • Dedelerin ya da Dede olacakların eğitiminin Diyanet İşleri Başkanlığı ya da İlahiyat Fakültesi tarafından değil Alevi eğiticiler tarafından gerçekleştirilmesi.
  • Alevi yerleşimleri olan köy, mahalle, ilçe, il vs. gibi yerlere zorla cami yapılmaması tam tersine bu yerleşimlere toplumun ihtiyaçlarına göre Cemevi yapılması.
  • İsmi Sivas katliamı ile özdeşleşen Sivas'ta olayların çıktığı ve 37 kişinin mezarı olan Madımak Oteli'nin yıkılarak uygun bir mimari ile anıt yapılması.
  • Alevilere devlet ve özel kesimler tarafından uygulanan her tür ayrımcılığa son verilmeli ve eşit yurttaşlık hakları titiz bir şekilde uygulanmalı.
Toplantının genel sonuçları kamuoyuna böyle açıklandı.

Yakın Tarihten Notlar: Senfoni ve Tasavvuf

[KanalKultur] - Kuddusi, Sıdkı Baba, Yunus Emre, İbrahim Hakkı ile İmam Buseyri güfteleri ve çok sesli müzik...

Geniş bir repertuvarın senfoni orkestrası eşliğindeki konserler serisinin ilki olan "Senfoni ve Tasavvuf", 13 nisan 2012 günü saat 20.00'de Cemal Reşit Rey'de müzikseverlerle buluştu.

Senfonik müziği ve Türk müziğinin farklı formlarını 12 yıldır başarıyla bir araya getiren Orhan Şallıel, müzikseverlerin karşısına "Senfoni ve Tasavvuf" projesiyle meraklısının karşısına çıktı.

Yaklaşık 1 yıllık çalışmanın ürünü olan projede Şallıel, büyük mutasavvıflardan Yunus Emre, Sıdkı Baba, Kuddusi, İbrahim Hakkı Erzurumlu ve İmam Buseyri gibi isimlerin güftelerini çok sesli müzikle buluşturdu. Konserde suzinak, nikriz, hicaz, ve nihavent, acemaşiran, rast, mahur ve hicazkâr gibi makamlarda bestelenmiş ilahiler, şef Orhan Şallıel yönetimindeki Senfoni Orkestrası ve Klasik Türk Müziği Korosu tarafından seslendirildi.

Ünlü şef Orhan Şallıel, Türk Tasavvuf Müziği'nin önemli bestelerine senfonik düzenlemeler yaparak, senfoni orkestrası ile Klasik Türk Müziği Korosu'nu ve Klasik Türk Müziği sazlarını "Senfoni ve Tasavvuf" projesinde bir araya getirdi. Büyük mutasavvıfların özlü sözlerini çoksesli müzik eşliğinde dinleyicilere sunan proje; sözlerin manevi havasını bozmadan sanatseverlere ulaştırmayı amaçlıyordu.

Tanju Yağan - Unutan veya Unutulan İnsan...

Tanju Yağan - Unutulan - Kişisel Resim Sergisi
/ 17 - 27 ocak 2014; Galeri Eksen
[KanalKultur] - İnsan figürü ve insan figürünün günlük yaşam içinde aldığı hallere, insan figürünün var olma biçimlerine, bireyden sosyal insana giden sürece bir bakış ve konseptini içeren Tanju Yağan, "Unutulan" isimli kişisel sergisiyle Galeri Eksen'de 17 - 27 ocak 2014 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor...

Sanatçı "Unutan insan!" hakkında şunları kayda alıyor:
"'İnsan' kelimesi , 'üns' kökünden gelir. Üns-ünsiyet, yakınlık demektir. Bu yakınlık, kendi gibi olanlara yakınlaşma, uyuşma, hemcinsleriyle birlikte yaşama, 'ehl' olma ehli-leşme demek. Bu anlamda 'vahş' olanın karşıtıdır. 'Vahşi' sadece yabanıl olan, ilkel olan tanınmayan değil, aynı zamanda da yalnız olandır da! Yalnızlık, ıssızlıktır da.
Resimlerimdeki toplu figürleri, bu yakınlaşmanın, sosyalleşmenin sembolü olarak görüyorum. Modern dünyanın ve o dünyaya ait her şeyin karşıtı bir sembol gibi.
Kutsallaştırılmış 'birey' ve o bireyin kurduğu dünya düzenine bir tepki. İnsanın sosyal  yönüne yeniden bir bakış.
Tüketen, yok eden, birey hakları, insan hakları maskesi arkasında, aslında gittikçe yalnızlaşan, kendi hayatını ve insan doğasını daha da çıkmaza sokan, üns sahibi ünsiyet sahibi insanın durumuna bir tepki...
Uyuyan, uyuyarak bir şeyleri bekleyen insandan uyanık insana, sosyal insana bir geçiş süreci. Tekrardan etrafa bakmak, çevrede ve merkezde olan bitene bakmak, bir araya gelmek!
Ve unutmak!"
Tanju Yağan

1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nü kazandı. 1989'da okuldan ayrıldı ve aynı sene Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nü kazandı. Mimar Sinan Üniversitesi'nden [Özdemir Altan ve Asım İşler atölyelerinde] 1996 yılında mezun oldu. Halen Kadıköy'de bulunan atölyesinde sanat çalışmalarını sürdürüyor. [KanalKultur]

Tanju Yağan - Unutulan - Kişisel Resim Sergisi / 17 - 27 ocak 2014; Galeri Eksen, Maçka Cad. No :29, Nişantaşı - İstanbul; Tel.: (0212) 219 08 50

Firuz Kutal çizdi: Şiddet cinayetleri erkeklikse...

© Firuz Kutal çizdi:
Şiddet cinayetleri erkeklikse...

Halil Atılgan: Antakya Günlüğü - II: Antakya'da Avşar Düğünleri

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Daha önceki yazımızda Antakya'nın Amanos Dağları eteklerinde bulunan Samandağı ilçesine bağlı Avşar köylerini tanıtmış, 20.05.1993 tarihinin akşamı köy eşrafından Mehmet Kahraman'a konuk olup, oğlu Mevlit'ten türküler derlemiştik. Vaktin hayli ilerlemesine rağmen hane halkı reisi Mehmet amcayı bırakmadık. Kendisinden Avşar düğünlerini derlemek istedik. Sağ olsun bizi kırmadı. Avşar düğünlerini en ince detayına kadar anlattı. Kendisine sonsuz teşekkürler.

Ancak ben Avşar düğünlerine geçmeden, kaynak kişi Mehmet amcayı kısaca tanıtmak istiyorum:

Adı : Mehmet Kahraman
İli : Hatay
İlçesi : Samandağı
Köyü : Seldiren
Tahsili : İlkokul
Mesleği : Çiftçi
Medeni Hali : Evli

Avşar Düğünlerinin Safhası

1- Kız isteme

2- Söz Kesme

3- Nişan

4- Düğün ve hazırlıkları

a) Düğün tarihinin belirlenmesi
b) Aspab kesme (Çeyiz)
c) Danış yemeği
d) Davetiye (okuntu)
e) Düğün bayrağının asılması
f) Düğün
g) Kına gecesi
h) Düğün yemeği
i) Şaboş

5- İmam nikâhı

6- Gelinin çıkması ve ata binmesi

7- Gelinin attan inmesi

a) Oğlan evindeki detaylar
b) Gelin atını koşturma
c) Eşiklikten içeri geçmesi
d) Düğün bayrağındaki nişanelerin vurulması

8- Düğün gününde damat

9- Damat tıraşı

10- Güvey gecesi

11- Güveyi giydirme

12- Güvey gecesi sabahı

13- Çiçek bırakma

Roz Kohen: Değişen Şehir: Bostancı

© Roz Kohen - Dora, Roz, Metin ve Nejat
- Bostancı'nın camiye yakın, pazar yerinin
bulunduğu Dr. Melahat Yıldızay'ın evinde
(1955)
 
© Roz Kohen - Metin ve Roz (2007)

© Roz Kohen - Dr. Melahat Yıldızay'ın
evi önünde denize hazırlık
- soldan sağa: Dora, Nejat,
Çetin, Roz ve Metin (1955)

© Roz Kohen - Dr. Melahat Yıldızay'ın
evindeki merdiven girişindekiler:
Ben, annem, ziyaretcilerimiz ve
ablam - Bostancı (26 haziran 1955)
 
© Roz Kohen - Evin girişi (2007)
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - İstanbul'un Bostancı semti 1950'li yıllarda, İstanbulluların yazlığa gittiği yerlerken, 1960'ların sonuna doğru değişime uğramış; köşk ve evlerin yerini apartmanlar almaya başlamıştı.

Bense, her Bostancı ziyaretimde çocukluğumdaki Bostancı'dan arda kalanları bulma çabasıyla tekrar tekrar Melahat Hanım'ın evini görmeye giderim...

© Roz Kohen - Köşkün şimdiki hali (2007)
1992 yılına kadar köşk hala bakılıydı ve aile fertleri ayni evde oturuyordu. Yalnızca Vukela caddesindeki, bir uçtan bir uca uzanan geniş arsası parça parça satılmış, o çocukluğumuzda hatırladığımız koca arsanın yerinde, belki 10'a yakın çok katlı apartman yükselmişti.

Uzun yıllar süresince yaz aylarında ayni evde arkadaşlık ettiğimiz çocukları görmediğimiz halde, aile içinde hep kendilerini anar, onlarla ilgili duyduğumuz haberleri paylaşırdık.

2007 yılındaysa, eski köşkün bulunduğu yere geldiğimizde, köşkün metruk ve yeni apartmanların arasında sıkışıp kaldığını gördük. Köşkün hemen bitişiğinde bir apartman daha yükselmişti. Yeni apartmanın adı da Melahat Hanım'ın soyadını taşıyor. En üst katın zilinde de çocukluk arkadaşımızın adı kayıtlı...

© Roz Kohen - Ailenin yeni apartmanı (2007)
Kapının zilini çalıp seslendiğimizde yanıtlayan ses, hiç kuşkusuz çocukluk arkadaşımızınkiydi. Merdivenleri çıktığımızda, altmış yıl sonra da olsa, birbirimizi tanımamamız zor olmadı...

Ayılmamışcasına sohbete daldık ve Metin'in aile fertleri ile tanıştık, kahvelerini içtik. Eski ortak komşuların haberlerini aldık sonra da tekrar görüşmek için sözleşerek, her zamanki gibi çok iyi bildiğimiz Bostancı'nın tren raylarının üstünden geçen köprüsü üzerinde yürüyüp denize, eski mendireğin bulunduğu dut ve incir ağaçlı sokaklarına doğru, yolumuzu bilerek devam ettik... [KanalKultur]

27 Aralık 2013 Cuma

Süheyla Taşçıer: Sevgili

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - Sevgili

kanatlarına şehvet takmış
günün hırsızları
pembe düşleri çalıyor

saltanat için açmış bacaklarını
parlak gün

sen
düşen kentlerin çocuklarını
kaburgalarında
yarım aşk taşıyan kadınları
tanıyor musun

sevgili
kurulmadan ölüm tuzakları
sipsivri sözlerinle gel
gövdem orman tadında [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

[2003 / İstanbul]

Yakın Tarihten Notlar: Sekularizm ve Alevilik - Yakın ve Uzak Ötekileri: Dinlerde Heretikler ve İnançsızlar

[KanalKultur] - Dinler, bir hakikat iddiasındadır. Ancak, inanmayanlar veya "kendisine göre farklı" inanlar için de bir kavrama sahiptirler. Şayet, dinin kendi üyeleri, farklı bir yorumla kutsal metinleri ve ritüelleri kullanırsa, bunlar da "inanmayanlar" kategorisinde görülürler...

Almanya'nın teoloji alanındaki en ünlü kolokyumlarından biri "Yakın ve Uzak Ötekileri: Dinlerde Heretikler ve İnançsızlar" başlığını taşıyor ve 10 nisan - 17 temmuz 2012 tarihleri arasında "Dinbilimler Enstitüsü / Hıristiyanlık" öğretim üyesi Prof. Dr. Johann Ev. Hafner yönetiminde Potsdam Üniversitesi'nde yapıldı.

Kolokyum, dinlerin, ötekilestirmede ne gibi genelleştirici ve ya da farklılaştırılmış kavramlar geliştirdiğini sorguluyor ve "öteki"ne yönelik hangi bazda yaptırımlar uyguladığını ortaya koyuyor (hoşgörü, misyon, zulüm ... vb. gibi...)

"Yakın ve Uzak Ötekileri: Dinlerde Heretikler ve İnançsızlar" kolokyumunda Almanya'nın değişik üniversitelerinden akademisyenler tarafından şu başlıklar ele alındı:

Prof. Dr. Johann Hafner (Potsdam): Dinleriçi ve Arası Yabancılaşma Modelleri; Ercan Karakoyun (Berlin): Sünni İslam; Prof. Dr. Pedro Barceló (Potsdam): Doktriner Anlaşmazlıklar ve Geç-Antik Hıristiyanlık Devletinde Bağlılık; Prof. Dr. Rochus Leonhardt (Leipzig): Luther Hıristiyanlığı; Dr. Paul Hedges (Winchester): Çinî Dinler; Prof. Dr. Walter Homolka (Berlin): Liberal Yahudilik ve Kültür Protestanlığı; Yasin Çakır (Frankfurt a. M.): İslam'da Mezhepler; Dr. Amill Georgi / Murat Üzel (Berlin): Süryani Ortodoks Hıristiyanlar Örneğinde Birlik Denemeleri ve Bölünmeler; Prof. Dr. Havva Engin (Heidelberg): Sekularizm ve Alevilik; Prof. Dr. Rüdiger Liwak (Berlin): Eski İsrail'de Popüler Dindarlık ve Ortodoksluk; Heresi ya da Yeniden İnşa?; Şiilik ve Bahailik...; Budist Tolerans... vd.

Kolokyum, Prof. Dr. Johann Ev. Hafner (Universität Potsdam, Institut für Religionswissenschaft / Christentum) ve Ercan Karakoyun (Forum für Interkulturellen Dialog e.V., Berlin) tarafından ortaklaşa organize ediliyor. [KanalKultur]

"Öffentliche Ringvorlesung - Der nahe und ferne Andere. Häretiker und Heiden in den Religionen" / 10 nisan - 17 temmuz 2012; Universität Potsdam, Neuen Palais, Haus 9, Raum 1.14, Potsdam

Ramazan Çakıroğlu: Yaka

Ramazan Çakıroğlu
[© Ramazan Çakıroğlu - KanalKultur] - Yaka deyip geçmeyin. O kadar önemlidir ki bu kavram, işlev olarak da olmazsa olmazlardan biridir. Bundan dolayıdır ki, Türk Dil Kurumu sözlüğü beş ayrı anlam ve on'dan fazla deyim kullanarak açıklamıştır "yaka"yı…

Bu açıklamalara değinecek olursak "yaka"nın şu anlamları taşıdığı görülür:
"1. Giysilerin boyun bölümü olup dik, devrik enli açık gibi biçimlerde olabilir. 2. den. Yelkenlerde kenar. 3. Karşılıklı iki kıyıdan her biri, kıyı: Anadolu yakası, Rumeli yakası, Karşı yaka. 4. Eğik yerey: Yaka tütünü. 5. Yapıların saçaklarında suyun içeriye sızmasını önlemek için kiremitin altıyla oluk arasına konulan madeni levha."[1]
Konuyla ilgili deyimlere gelince, yaka paça bir tarafta, yaka silkmek, yakadan atmak, yakası açılmadık, yakasını bırakmamak, yakasını kaptırmak, yakayı ele vermek, yakayı kurtarmak[2] ifadeleri de kullanılıyor.

Yani, "yaka" dedik mi bu kadar zengin, engin ve geniş bir kavram çıkıyor ortaya. İçeriği ve ifadesi gereği tek başına "yaka" denildiğinde "çift" olmayı içinde taşımaktadır. Çünkü her yakanın "bir diğeri" vardır ve "bir diğeri" olmak zorundadır. "Yaka"nın olmaması ise mümkün değildir. Yakasız bir giysi giymek, kenarsız yelken kullanmak, karşı tarafı olmayan bir kıyı düşünmek ne mümkün!..

Yaka ve yakalara bilgisiz, özensiz dokunmak doğru değildir. Açarken de kapatırken de özen göstermek gerekir. Yoksa incinen yakanın sahibi, dokunanı incitir. Ayarında, duyarlı ve estetik olmakta büyük fayda var. En çok yakayı biraz açık bırakabilirsiniz. Bazen, böyle yaparsanız, estetik ve erotik bir görüntü elde edersiniz. Bazen de hoş olmayan bir görüntü, iki yaka arasından gözünüze fırlayıverir. Eğer, gereğinden fazla açık tutarsanız, iki yaka arası çirkinleşip, çoraklaşabilir. Daha sonra kapatmaya kalksanız bile, iki yaka bir araya gelmez. Birbirine fayda sağlamaz. Ya gereğinden fazla kapalı tutarsanız? O zaman da iki yakanın arası boğulur, ölmeye başlar. Hele yakanın altındaki fazla gelip, dışarıya taşma eğilimi gösterirse düğmelerini çatır çatır söker atar. Baş kaldırır…

Kuşaklar, Deneyimler, Tanıklıklar: Türkiye'de Sözlü Tarih Çalışmaları

[KanalKultur] - Tarih Vakfı tarafından sözlü tarih çalışmalarına ilgi duyanlar için yayınlanan, "Kuşaklar, Deneyimler, Tanıklıklar: Türkiye'de Sözlü Tarih Çalışmaları Konferansı (26-27 Eylül 2003)" adlı kitap, hem Türkiye'de ve dünyada sözlü tarih alanındaki gelişmeleri, hem de sosyoloji, edebiyat, belgesel sinema, sanat gibi farklı alanlarda yapılmış özgün sözlü tarih araştırma örneklerini içeriyor.

Tarih Vakfı, tarih araştırmacılığının geleneksel, bilinen alanları dışında yeni çalışma türlerinin Türkiye'de tanınması için, kuruluşundan bu yana çaba gösteriyor. Bu kapsamda Vakıf, "sözlü tarih" ve "yerel tarih" alanlarının gelişmesine yönelik yayın, araştırma projesi, atölye çalışması ve konferans gibi çalışmalarına bir yenisini daha eklemiş. Editörlüğünü Prof. Dr. Aynur İlyasoğlu ile Gülay Kayacan'ın yaptığı "Kuşaklar, Deneyimler, Tanıklıklar: Türkiye'de Sözlü Tarih Çalışmaları Konferansı (26-27 Eylül 2003)" kitabını yayımlamış.

Tarih Vakfı 1993'te, Paul Thompson'un onur konuşmacısı olarak davet edildiği, Türkiye'deki ilk sözlü tarih atölyesini düzenlemişti. O tarihten bu yana Türkiye'de sözlü tarih ve yaşam tarihi alanlarına ilgi arttı ve birçok ürün verildi. Vakıf bu dönemde yapılan çalışmaları ve bunların sözlü tarih alanına kazandırdığı bilgi, deneyim ve farklı bakış açılarını paylaşmak, değerlendirmek, işbirliklerini geliştirmek amacıyla 26-27 Eylül 2003'te, İstanbul'da, "Kuşaklar, Deneyimler, Tanıklıklar: Türkiye'de Sözlü Tarih Çalışmaları Konferansı"nı düzenledi. Bu konferansla, Türkiye'de sözlü tarih ve yaşam anlatılarıyla ilgili çalışmalar yürüten ve farklı disiplinlerden gelen, akademik olan ya da olmayan araştırmacıları bir araya getirerek, aralarındaki iletişim ve paylaşım olanaklarının artmasına ve birbirlerinin çalışmalarından haberdar olmalarına katkıda bulunmak hedefleniyordu. Bunun yanı sıra, yurtdışından üç çağrılının da katılımıyla, sözlü tarih alanındaki yeni tartışmalar sınırlı ölçüde de olsa konferansın gündemine taşındı.

Yurttan Sesler Programı ve Korosu: Yerelliğin ve Âşıkların Kişisel Tarzlarının Üstünün Çizilmesi?

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
160 (2007), 96 S., ISSN 1300-7025
[KanalKultur] - Akdeniz'de Türk ve Mağripli korsanların hikayeleri, Kürt milliyetçiliğinin tarihi, Yurttan Sesler Korosu, Nâzım Hikmet'in Sovyetler'de izlenmesi üzerine yazılar Toplumsal Tarih'in nisan 2007'de yayınlanan 160. sayısında.

Dergide ayrıca, Arsen Avagyan, Sakarya Savaşı'ndan sonra Sovyetler için Enver Paşa'nın bir alternatif olmaktan çıkması sürecini ele alıyor; Aydoğan Demir, Beçin'de bulunan hazineden yola çıkarak Osmanlı para tarihindeki bazı sorunların nedenlerini irdeliyor. Salih Özbaran, Agaston ve Murphey'nin çalışmalarına dayanarak, 1450'den itibaren askeri alanda Osmanlı'nın Batı'dan geri kaldığı görüşünü sorguluyor. Alev Eraslan, Çatalhöyük yerleşimine ilişkin "köy mü kent mi" tartışmasına katkıda bulunuyor. Kaori Komatsu, Rus-Japon Harbi'nden galip çıkan Japonya'nın Türkiye'deki fikir adamlarınca bir model haline getirilip, idealize edilmesini ele alıyor.

Toplumsal Tarih'in 160. sayısının eki, Tarih Vakfı Sosyal Bilimler Öğretmen Platformu'nca hazırlanan Eğitim Bülteni.

Korsanlar Karaya Çıktı! - Özlem Kumrular'ın kaleminden, 16. yüzyılda Türk ve Mağripli korsanların Hıristiyan yerleşimlerine yaptıkları baskınlar ve halkın karşı örgütlenmesi: "Akdeniz'in batı sahillerinden Türk ve Mağripli korsanlara dair bir Salou efsanesi... Bir gece korsanlar gizlice sahile çıkarlar. Ertesi sabah köyün içine vardıklarında, bütün köyün kilisede bir düğünde olduğunu görürler. Çanlar çalmakta ve herkes kilisenin kapısından çıkmaktadır. Tam bu sırada korsanlar, zehirli sarmaşıklar gibi kiliseyi sararak güzel gelini kucaklayıp kaçırırlar. Kızdan asla haber alınamaz. Ondan geriye kalan tek şey, köyde dolaşan bir söylentidir; kız, Kanunî Sultan Süleyman'ın sarayına gönderilmiştir."

Pınar Kalem sergisi

 
[KanalKultur] - Pınar Kalem, 11.Kişisel Resim Sergisi'yle 23 aralık 2013 - 11 ocak 2014 tarihleri arasında İstanbul Sanayi Odası Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor.

Sanatçının kendisiyle özdeşleşen sihirli değneği spatula ile yaptığı son dönem çalışmalarında, İstanbul'u dilsiz bir şehir olarak konumlandırıp, kirlenen havasını, yitirilen değerlerini, karmaşasını heyecan verici renk harmonisiyle izleyicilere aktarıyor.

Farklı malzemeleri kullanarak hayal ve umutlar eşliğinde bir yaşanmışlık duygusu ile birlikte içsel yolculuğunu masalsı bir şekilde sürdürüyor.

Pınar Kalem

1970 yılında İstanbul'da doğdu. 1993'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 1993-95 yıllarında; Newyork Parsons school'da, desen ve yağlıboya, Maryland'da Stevan Scott Galeri ve LightHouse Galeri'de görsel anlatı eğitimlerine katıldı. Paris, Maison Alford, Dover ve Amien'de spatula workshoplarına katıldı.

Sanatsal araştırma ve çalışmalarını spatula tekniği üzerine yaptı. Halen yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da Arnavutköy'deki atölyesinde sürdürüyor. [KanalKultur]

Pınar Kalem, 11.Kişisel Resim Sergisi / 23 aralık 2013 - 11 ocak 2014; İstanbul Sanayi Odası Sanat Galerisi, İstiklal Caddesi 142/1, Odakule İş Merkezi, Beyoğlu - İstanbul; Tel.: (0212) 251 46 31

Işıl Özışık'tan Sulu Boya Çalışmaları


 
[KanalKultur] - Resim sanatının usta ismi,Işıl Özışık güncel çalışmalarını 17 - 31 aralık 2013 tarihleri arasında Galatea Art'da sergiliyor.

Işıl Özışık, çeşitli malzeme ve teknikle eserler yapmasına rağmen Türkiye'de "sulu boya ressamı" olarak tanınıyor.

Suluboya tekniği, çalışma süresi içerisinde kağıt üzerinde devamlı hareket halindedir. Ressamın iradesi dışında mutlu veya mutsuz süprizler hazırlar ve devamlı kontrol ister. Teknik olarak örtücü bir karaktere sahip olmadığından, yağlıboyadan daha mücadeleci bir performans hazırlar ressama.

Özışık, suluboyanın bu özelliğine yorumcu bir çizgiye ulaştırarak empresyonist yönde geliştirmiş, objenin ve objelerin sanatçıda uyandırdığı izlenimlerini kağıt ve tuval üzerine mükemmel şekilde aktarmış bir sanatçı.

Işıl Özışık

1939 yılında Kırklareli'nde doğdu. Ortaokul ve lise dönemlerinde Turgut Zaim, Eşref Üren ve Cemal Bingöl'ün öğrencisi oldu. AÜ Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü'nden 1963 yılında mezun oldu. Arkeolog olarak, Anadolu'nun birçok medeniyet merkezinde kazılara katıldı. Bir dönem reklamcılık sektöründe sanat yönetmenliği yaptı. Gençlik yıllarında gönül verdiği atletizmde Türkiye'yi başarıyla temsil ederek "sırıkla atlama" dalında üst üste beş kez Türkiye rekorunun sahibi oldu.

1963-2010 yılları arasında yurtiçi ve yurtdışında ellinin üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok karma sergiye katıldı ve çeşitli ödüller aldı.. Ulusal ve uluslararası birçok koleksiyonda resimleri bulunan sanatçı çalışmalarını halen USA ve Türkiye'de devam ettiriyor.

Aldığı bazı ödüller şunlar:

1972 "Türkiye Suluboya Resim Yarışması" 2.lik Ödülü
1974 ve 1976 "Ankara Sanat Grafik Yarışmaları" Başarı Ödülü
1980 "Sanatçılar Kulübü" Kuşağının En Başarılı Suluboya Ressamı Ödülü
1992-2000 "The Art Leauge -Art Center-" mansiyonlar ve özel ödüller
2002 "The Art Leauge American Landscape" Sergi Büyük Ödülü [KanalKultur]

Işıl Özışık Kişisel Resim Sergisi / 17 - 31 aralık 2013; Galatea Art, Asmalımescit Mah. Sofyalı Sok. No: 12 / 3, Beyoğlu - İstanbul; Tel.: (0212) 245 80 38

26 Aralık 2013 Perşembe

Erin (7) keman çalıyor [2013-2] - Her yıl yeniden | Alle Jahre wieder



"Her yıl yeniden | Alle Jahre wieder" - Güftesi 1837'de Wilhelm Hey tarafından kaleme alındı. Bestenin, Friedrich Silcher'e ait olduğu kanaati yaygın...

Türklerde Din ve Devlet Yönetimi

[KanalKultur] - Christoph Wilhelm Lüdeke İzmir Protestan Kilisesi'ni kurmak üzere atandı ve 19 Nisan 1759'da kente ulaştı.

Üç yıl sonra kilisesine destek bulma amacıyla Protestan ülke büyükelçilerini ziyaret etmek üzere İstanbul'a gitti ve burada altı ay kaldı.

Bu süre zarfında kentin sokaklarında dolaştı, kentin anıtları, cami ve kiliseleri, konak ve köşkleri hakkında notlar tuttu ve bunları seyahatnamesinde yayınladı. Padişah alaylarını izledi, Venedik Elçisi Correri'nin padişahın huzuruna kabul töreninde hazır bulundu ve elçi kabul törenlerini ayrıntılaryla betimledi.

Hıristiyanların durumunu, âdetlerini, giyinilerini, aile yaşamlarını, ticari uğraşlarını, Rum ve Ermeni kilislerini gözlemledi.

Seyahatnamesinde bu konuyla ilgili şu başlıklar yer alıyor: Osmanlı'da Hıristiyanlara tanınan din özgürlüğü; Türklerin arasında yaşayan Hıristiyanların durumu; Osmanlı'da Hıristiyan dininin övgüye değer korunmuşluğu, Rum Kilisesi, Rumların dini gelenekleri, karakter yapısı, Ermeni Kilisesi ve dini gelenekleri, diğer Hıristiyanlardan farkları...

Ama Lüdeke seyahatnamesinde en geniş yeri Müslümanlık ve Osmanlı devlet yönetimine veriyor. Zaten kitabının adı da bu yüzden "Türklerde Din ve Devlet Yönetimi".

Kitabında din konusuna ayrılmış şu bölümler ilgi çekici: [Hz.] Muhammed, Kuran, tarikatlar, İslam gelenekleri, din görevlileri, dinden dönme ve dine katılmanın zorlukları...

Yakın Tarihten Notlar: Sırrın Sırrı - Aşkın Tevazuu ve Yedinci His - Vahdet-i Vücud

[KanalKultur] - "Tarîkat-ı Işkıyye-i Velediyye-yi Celâliyye", "Sultan Veled", "Âşık Derviş", "Sultan Veled'in Evliya Hiyerarşisi Üzerine Öğretisi", "Tuhfetü's-Sâimîn", "Evliyâ vârisleri", "Sadreddin Konevî ve Mânevî Dehânın Sistemleştirilmesi", "Kâmil Velî", "Şems", "Kitabu'l- Hikemiyye Adlı Maârif", "Sultan Veled Adına Kayıtlı Güfte ve Besteler", "Sultan Veled'in Mürid Anlayışı", "İbtidâ-Nâme", "Sultan Veled ve Ahîler", "Gizli Evliya", "Yedinci His – Vahdet-i Vücud"...

Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi tarafından T.C. Kültür Bakanlığı ve Beyoğlu Belediyesi'nin de katkılarıyla "Sırrın Sırrı" - Sultan Veled Uluslararası Sempozyumu 10-11 aralık 2011 tarihlerinde İstanbul'da yapıldı.

Sempozyumun ikinci ayağı ise Şeb-i Arûs haftasında Konya Büyükşehir Belediyesi ile TÜRKKAD İstanbul Şubesi'nin ortak programı olarak 15-16 aralık 2011 tarihlerinde Konya'da gerçekleştirildi.

"Sırrın Sırrı" - Uluslararası Sultan Veled Sempozyumu Bilim Kurulu'nda Mustafa Tahralı (Prof. Dr., Türkiye, İstanbul, Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı), Mahmud Erol Kılıç (Prof. Dr., Türkiye, İstanbul, Marmara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı) ve Hülya Küçük (Doç. Dr., Türkiye, Konya, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı) bulunuyordu. Konya'da düzenlenen programın "Açılış Konuşmaları"nı Ahmed Selâhaddin Çelebi Hidâyetoğlu adına kızı Banu Hidayetoğlu (Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin 21. batından torunu), Ayşe Esin Çelebi Bayru (Uluslararası Mevlânâ Vakfı 2. Başkanı, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin 22. batından torunu), Tuğrul İnançer (İstanbul Tarihi Türk Musikisi Topluluğu Müdürü), Cemâlnur Sargut (TÜRKKAD İstanbul Şubesi Başkanı) ve Tahir Akyürek (Konya Büyükşehir Belediye Başkanı) yaptı.

Sempozyumun İstanbul ayağında 6 oturumda toplam 19 bildiri, Konya ayağında 7 oturumda toplam 21 bildiri sunuldu...

"Sırrın Sırrı" - Uluslararası Sultan Veled Sempozyumu'nda yer alan bildiriler şunlardı:

Erol Yıldır kişisel resim sergisi...

[KanalKultur] - Erol Yıldır kişisel resim sergisiyle 27 aralık 2013 - 14 ocak 2014 tarihleri arasında Kursart Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor.

Erol Yıldır

1960'da Göksun - Kahramanmaraş'ta doğdu. Lisans eğitimini 1983 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü'nde tamamladı. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Sanat Tarihi alanında Yüksek Lisans, 1990 yılında İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Resim alanında Sanatta Yeterlik (Doktora) yaptı. 1986 yılında O.D.T.Ü. K.Maraş M.Y.Okulunda part-time öğretim görevlisi olarak başladı; 1986-1990 yılları arasında İnönü Üniversitesi'nde Resim Okutmanı olarak çalıştı. 1990-1997 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde, 1997-2008 yılları arasında İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, 2007-2013 yılları arasında Kahramanmaraş Sütçüimam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yrd. Doç. olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Eğitimi Bölümü (1987), Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim İş Eğitimi Bölümü (1990), İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi (2004) ve Kahramanmaraş Sütçüimam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümlerinin (2010) kurucu öğretim üyesi.... Çalışmalarına, resim alanında yağlı boya ve akrilik tekniği ağırlıklı olarak İstanbul'daki özel atölyesinde devam ediyor. Kafkasoloji alanında yayınlanmış 5 kitabı bulunuyor. [KanalKultur]

Erol Yıldır Kişisel Resim Sergisi / 27 aralık 2013 - 14 ocak 2014; Kursart Sanat Galerisi, Malazgirt Mah.1010 Sok.10/A, Dikmen - Ankara; Tel.: (0312) 475 44 99

Firuz Kutal çizdi: Tarihin tüylerini tersine taramak...

© Firuz Kutal çizdi:
Tarihin tüylerini tersine taramak...

Ayhan Taşkıran - Sığınma ya da Kurulu Düzene Sırt Çevirme

"Her insan dipsiz bir uçurumdur; kendine bakmaya görsün, başı döner." [Woyzeck]

[KanalKultur] - Ayhan Taşkıran'ın yaşamın tek düzeliginden ve yerleşik kalıplardan, sıyrılarak kendinde oluşturduğu dünyaya sığınmasının ardından gerçekleştirdiği yapıtlarının sergileneceği "Sığınma" isimli kişisel resim sergisi 3 - 11 ocak 2014 tarihleri arasında Galeri Eksen'de sanatseverlerle buluşuyor.

Levent Çalıkoğlu, sergi hakkında kaleme aldığı yazısında; "Ressam için kurulu düzenden, günlük yaşamın tek düzeliğinden ve yerleşik kalıplardan sıyrılmanın sonu bilinmeyene doğru yapılan yolculuğun ilk adımıdır. Ve bilinmeyen çoğunlukla da ressamın kendisi ile 'karşılaşma' alanıdır. Doğadan hareketle ulaşılmaya çalışılan deneyler, teknik hesaplaşmalar ve diğer tüm çözümlemeler kaçınılmaz bir biçimde bu yapayalnız kalıveren 'ben'e toslamak ve hesaplaşmak zorundadır. Çünkü birey zaten bu karşılaşma anı için kopup gelmişti. Meydanı bir başkası ile paylaşacak ya da kolaycacık teslim olacak olsaydı, kurulu düzene sırt çevirir miydi?" diyor.

Ayhan Taşkıran

1968'de Çan - Çanakkale'de doğdu.1993'te Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü'nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, 1996'da Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Seramik Ana Sanat Dalı'nda "Başlangıcından Cumhuriyet Dönemine Kadar Seramik-Resim İlişkisi" isimli Yüksek Lisans Tezini tamamladı. Sanatçı resim çalışmalarına Çan'da devam ediyor.

Ödülleri

59. Devlet Resim Heykel Yarışması "Dalmaçya'lı Adamın Geleneklerine Bağlı Afrika'lı Karısı" konulu esere Başarı Ödülü (1998); Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığı "Rüzgar" Konulu Resim Yarışması Mansiyon Ödülü (2009). [KanalKultur]

Ayhan Taşkıran - Sığınma - Kişisel Resim Sergisi / 3 - 11 ocak 2014; Galeri Eksen, Maçka Cad. No :29, Nişantaşı - İstanbul; Tel.: (0212) 219 08 50

Halil Atılgan: Plaklar Arasında | Ahmet Sezgin

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Bir zamanlar taş plaklar vardı. 1880'li yıllarda başlayan yolculuğunu 1948 yılına kadar sürdürdü. Çabuk kırılması, çalınan ezgilerin 2,5 dakikaya sığdırılması mecburiyetine rağmen varlığını korudu. 1948 yılından sonra 45'liklerin ve uzunçalarların çıkmasıyla taş plakların saltanatı da sona erdi. Taş plak saltanatının sona ermesiyle gramofonlar da yerini pikaplara bıraktı. Ülkemizde 45'lik plaklar plak piyasasının en şaşalı dönemini yaşadı. Taş plaklardaki 2,5 dakikalık zaman sınırlaması da 45'liklerin devreye girmesiyle tarihe karıştı.

Plaklar en çok 1950 ve 1960'lı yıllarda döndü. Plak piyasası o yıllarda zirveye ulaştı. En parlak dönemini yaşıyordu ki kasetler devreye girdi. Kasetler plak piyasasını allak bullak etti. Böylece plaklar ve pikaplar da kasetlerin ortaya çıkmasıyla ömrünü tamamladı. Zaman içinde plak yerini kasete bırakırken, kasetler de yerini CD ve VCD'ye bıraktı. 1940'lı yıllar içinde doğan nesil, yani bizim kuşak, plak piyasasının en şaşalı döneminin tüm özelliklerini ve güzelliklerini yaşadı. Yazlık sinemalarda, bahçelerde, parklarda, dolmuşlarda, piknik yerlerinde plakların dönüşüne bizzat şahit oldu. Onlar dönmekten, insanlar dinlemekten bıkmadı. Plaklar döndü ha döndü. Ağlatan, güldüren, oynatan plaklar kasetin çıkmasıyla görevini tamamlayarak kendi kabuğuna çekildi.

Ahmet Sezgin (gençlik yılları)
- belgesel programa geldiğinde
Halil Atılgan'a belgesel hatırası
olarak imzaladığı fotoğrafı
Ben ve benim yaşımdakiler plak ve yazlık sinema dönemini yüreklerinde hissettiler. Onun için de o yılların tüm özelliklerini plakları ve plaktaki besteleriyle ünlenen sanatçıların hepsini tanıdı.

50'li 60'lı yılların ünlülerinden Cahit Seyhanlı Veremli kız / Adnan Varveren / Abidik gubidik tivist / Yıldız Tezcan / Aşkın gözyaşları / Ayfer Başıbüyük / Artık arama beni / Ali Ercan / Adaletin bumu dünya / Sevim Tanürek / Kader Böyle imiş ne söylesem boş / Malatyalı Fahri / Ezo gelin, Ahmet Sezgin / Sevmek günah mı (Suat Sayın) / Derya da bir salım yok ( Orhan Gencebay) / Ateşim var külüm yok (Suat Sayın) besteleriyle plak piyasasını kasıp kavurdu. Saydığımız isimler o dönemde plakları en çok satılan sanatçılardı. Çok ünlenmişlerdi.

İşte o ünlülerden biri de Ahmet Sezgin'di.

Biz şimdi bugünü bırakıp plakların en çok döndürüldüğü 50'li 60'lı yıllara kadar gidelim. Plak piyasasında çok ünlenen zamanının ustalarından Ahmet Sezgin'le tanıştıralım sizi.

Süheyla Taşçıer: Üç Siyah Bulut

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - üç siyah bulut

ay yerinde değil
yıldızlar kaymış
güneş isyanda

şekerleri avuçlarında eriyen
türkan
dilruba
ahmet

gaddarlığın
şehvetin
iğrenç sergisinde

üç siyah bulut [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

Yakın Tarihten Notlar: Yunus Terapisi

[KanalKultur] - "Balkan Savaşında Sağlık"; "Türkiye'de Doktor Olmak"; "Bağlanma Teorisi"; "Agroterorizm"; "Mobbing"; "Tıbbi Uygulama Hatalarında Bilirkişilik"; "Osteoporoz"; "Talessemi ve Aile İlişkileri"; "Nefret Suçları"; "Burnout"; "Tapınaktan Bilgi Çıkarma"; "Büyük Patlama'dan Homo Sapiens'e Kadar Evrimin Macerası ve Bağlanma Sistemleri"; "Erişkin Ortodontisi"; "Yunus Terapisi"; "Dilbilim ve Psikiyatri"...

3. Ulusal Tıp Günleri (3.UTG) Kongresi, "Dr. Fazıl Doğan" başlığıyla 30 kasım - 02 aralık 2012 tarihleri arasında Kütahya'da toplandı. Kongre Başkanlığını Prof. Dr. Recep Akdur; Kongre Sekreteryalığını Prof. Dr. İ. Hamit Hancı, Doç. Dr. Uğur Koca, Doç. Dr. Çimen Olguner ve Uz. Dr. M. Ozan Uzkut görev yaptı...

3. Ulusal Tıp Günleri "Açılış"ını Prof. Dr. Recep Akdur (3. UTG Başkanı) yaparken; açılışta ayrıca, Ali Duyan Ecdat-Emet (Cevizdere Araştırma Derneği Başkanı) "Dr. Fazıl Doğan'n Yaşamı"; Prof. Dr. İ. Hamit Hancı da "Kuvvayi Milliye Destanı (Müzik-Slayt-Şiir Gösterisi)" konulu sunumlarda bulundu.

Kongrede 9 "Konferans"ta, toplam 33 bildiri tartışmaya açıldı:

Roz Kohen: Değişen Şehir: Büyükada - Rafael Benshoam'ın Evi

© Roz Kohen - Dora 13-14 aylık..
Katarina ve Rafael Benshoam'ın
Büyükada'daki evinde (1947)

© Roz Kohen - Ablam Dora
en eski hatırasındaki gibi...
Büyükada'daki eski sahibi Rafael Benshoam
olan evin girişinde, kasım 2007
 
© Roz Kohen - Rafael Benshoam,
evin avlusunda hindisini beslerken
(Büyükada, 1947)
 
© Roz Kohen - Sevil Parlak,
8 kasım 2007'de evin önünde
ablam ve benim bu
fotoğrafımızı çekti, Büyükada
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı

[KanalKultur] - Büyükada'daki Nizam mahallesinde bulunan Doğan Sokağı Yokuşu'ndaki Rafael ve Katarina Benshoam'ın, biz henüz doğmadan önce inşa ettirdiği deniz manzaralı eve, ailece en son 1960'lı yıllarda gitmiştik.

Rafael Benshoam vefat ettikten sonra, eski "Adalı"lardan olan dul eşi Katarina, bu evi satmış; daha yukarılarda küçük bir ada evine taşınmıştı...

İstanbul'u her ziyaretimde olmasa bile, fırsat buldukça, adayı eş-dost ve kızlarımla gezdiğim halde, doğrusu bu evi yeniden ziyaret etmeyi düşünmemiştim.

2007 yılının kasım ayında ablam Dora ile İstanbul'da 15 günlüğüne özel bir buluşma tertiplemiştik. O, İngiltere'den, bense halen yaşadığım A.B.D.'den birer saat arayla İstanbul'a varmıştık. İstanbul'daki zamanımızı, hep eski dost ve anılarımızın olduğu yerleri bularak ve anılarımızı da yeniden yaşayarak geçirecektik....

Dönüşümüze birkaç gün kala, Büyükada'ya gitmeye karar verdik. Soğuk ve yağmurlu bir kasım günüydü. Kabataş'tan kalkan ada vapuru tenhaydı... Adaya varır varmaz, İskele girişindeki kahvehanede sıcak çaylarımızı içip, ay çöreklerimizi paketledikten sonra, emin adımlarla bildiğimiz ve daha önce yaz tatillerini de geçirdiğimiz yerlere doğru yollandık. Önce annemin akrabası Musyu Bienveniste'nin Maden tarafındaki evini aradık. Evin yerinde yeller esiyordu. Boş bir arsayla karşılaştık. Evin bakımsızlıktan çöktüğünü, miras sorunlarından ötürü de kimsenin sahip çıkmadığını da öğrendik...

© Roz Kohen - Ablam Dora, Rafael Benshoam'ın
yaptırdığı evin yeni sahibi,
Sevil Parlak ve öğrencileri,
Büyükada, kasım 2007
Ardından Rafael Benshoam'ın Nizam mahallesindeki evine doğru yola koyulduk. Ablam evin yerini eliyle koymuş gibi buldu. Çiseleyen yağmurun altında kaldırım yokuşu tırmandık ve dar demir kapı önünde durduk. Ablam, "işte burası" dedi. Öylece kapının dışında dururken, ellerinde fotoğraf makineleriyle peyda olan 3-4 kişilik "Güzel Sanatlar" bölümünde okuyan bir öğrenci grubu ve eğitimcileriyle sohbete daldık. Bu esnada evin sahibi de kapı önündeki kalabalığı görünce dışarıya çıktı.

Grup, ziyaretimizin nedenini ilgiyle dinlerken, ev sahibi de bizi avluya aldı, eve buyur etti. Ablam, "işte burada çekilmiş fotoğraf, en eski anılarımdan biri" derken, aynı şekilde, o 1947 temmuzundaki, ondört aylık olduğu dönemdeki gibi, gayri ihtiyari poz vermişti.

© Roz Kohen - Evin önünden görünen manzara,
Büyükada, kasım 2007
Duvarın yanındaki anılarımızı süsleyen ortancalar, 60 yıl sonra da zamana meydan okuyarak yerli yerinde duruyordu.

"Yeni" ev sahibi, kendisinden önce evin dört kez el değiştirdiğini anlattı. Karısının vapurla gelirken evi görebilmesi için parlak bir sarıya boyattığını söyledi. Evin girişindeki tuvallerden ressam olduğu her halinden belliydi...

Pek çok yazar ve sanatçı, adanın artık "yeni" sakinleri arasında yerini alırken, eski sakinleri ya dünyadan göçmüşlerdi ya da başka yerlere, diyarlara, ülkelere göçmüşlerdi...

Adadan dönüşümüz, akşam 5 vapuruyla oldu: Alt kamarada palto ve şapkalarımıza sarılıp oturarak... Tıpkı, bir daha geri gelmeyen çocukluğumuzdaki gibi... [KanalKultur]

Velilik ile Delilik Arasında - Muvelleh Dervişler

[KanalKultur] - İbnu's-Serrâc 14. yüzyılın ortalarına doğru vefat ettiğinde arkasında "Teşvîku'l-Ervâh ve'l-Kulûb ilâ Zikri Allâmi'l-Guyûb" ismini verdiği oldukça önemli bir eser bıraktı.

Eserin önemi 13. yüzyılda Şam ve Anadolu dolaylarında yaşamış sufiler hakkında verdiği bilgilerden kaynaklanmaktaydı.

İbnu's-Serrâc hayatını Şam-Anadolu hattında mekik dokuyarak geçirmiş ve bu süreçte bölgede yaşayan tasavvuf mensupları hakkında önemli bilgiler derlemişti.

Esas olarak medrese mensubu bir kadı olan İbnu's-Serrâc'ın zamanının sufilerine ilgisi tasavvufi meşrebinden kaynaklanmaktaydı. O da bir sufi idi ve yoluna aşkla bağlıydı.

Yaşadığı zaman diliminde fukaha kesimi, tasavvuf mensuplarının bazı uygulamalarını şiddetle eleştiriyor ve onları din dışı olmakla itham ediyordu. Özellikle Kalenderi, Haydari ve Rıfai dervişleri bu eleştirilerden en büyük payı alıyorlardı. Bu sufilerin, alışılmadık bazı uygulamaları sebebiyle, veli olmadıkları dile getiriliyordu.

İbnu's-Serrâc eserini bu tarz eleştirilere karşı tasavvufu savunmak amacı ile kaleme aldı.

O, tasavvufu savunurken mensupları hakkında çok değerli bilgiler veriyor ve suçlamalarda bulunan fukahanın ne kadar insafsız olduğunu gözler önüne sermeye çalışıyordu.

Bunu yaparken o dönemde tasavvuf mensupları ile fukaha arasında süregiden mücadelenin nasıl seyrettiğine dair dikkate değer savlar da öne sürüyordu.

25 Aralık 2013 Çarşamba

Kemalistler, İttihatçılar ve Bolşevikler...

Toplumsal Tarih [Tarih Vakfı Yayınları]
159 (2007), 96 S., ISSN 1300-7025
[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in mart 2007'de yayınlanan 159. sayısının kapak konusu, Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler – Ankara hükümeti ilişkisinde İttihatçıların rolü.

Nâzım Hikmet'in Sovyetler'de karşılaştığı problemler, Sabiha Zekeriya'nın "Büyük Mecmua" dönemi, Osmanlı arkeolojisi ve Harput Kazıları, 1910 yılı İstanbul'unda işyeri konut arasındaki gündelik hareketlilik, Türk basınında ve Türk-Ermeni toplumunda Ermeni kıyımının 50. yıldönümünün yansımaları, Selçuklu çağının dinsel etkinlik merkezleri, Özbek tekkeleri, Frankfurt okulu, işgal İstanbul'undaki yabancı yardım kuruluşları, 1858 Edirne Hükümet Konağı yangını, Tıp Bayramı vesilesiyle eski tıbbiye ve kahvehanesi üzerine yazılar "Toplumsal Tarih"in 159. sayısında…

"Toplumsal Tarih" 159. sayısında, 1994 yılındaki ilk sayısından 156. sayıya kadar olan tüm yazı başlıkları, konular ve yazarları içeren, sınıflandırılmış bir dizin armağan ediyor.

Kemalist-Bolşevik İlişkilerinde İttihatçıların Rolü - Arsen Avagyan, İttihatçılar, Kemalistler ve Bolşevikler arasındaki ilk temasları ele alıyor: "Bu çalışmanın amacı, Bolşeviklerin Kemalistlerle olan ilişkilerinde Enver Paşa ve arkadaşlarını Mustafa Kemal üzerinde baskı oluşturmak ve denge kurmak amacıyla nasıl kullandıklarını ve Mustafa Kemal'in karşı adımlarını ortaya çıkarmaktır. Mustafa Kemal'e karşı Enver Paşa yanlılarını kullanmak meselesinde Bolşevik liderliğinde farklı fikirler mevcuttu. Sovyet yönetimi kendi politikasını oluşturmak ve doğru bir ittifak siyaseti izleyebilmek için Ankara ve Trabzon'daki temsilcileri aracılığıyla incelemelerde bulunuyordu. Bu çalışmalara dair belgeler Rusya Dış Siyaseti Arşivi fonlarında bulunmaktadır."

Nâzım'ın Sovyetler'de Karşılaştığı Problemler - Niyazi Dalyancı'nın kaleme aldığı bu çalışma ile Nazım Hikmet hakkında Türkiye'de bugüne kadar yayımlanmamış bir belgeyi okurlarla paylaşılıyor: "Yıl 1957. Nâzım'ın Sovyetler Birliği'ne gelişinin üzerinden altı yıl geçmiş ama Sovyet yöneticilerinin Nâzım'a kuşkulu yaklaşımları bitip tükenmemiş. Nâzım bu yüzden öfkeli. Bu duygularını dostu Boris Polevoy'a yazdığı 30 Kasım 1957 tarihli bir mektupta dile getiriyor. Polevoy da bir kapak yazısı ekleyip Nâzım'ın mektubunu SBKP Merkez Komitesi Sekreteryasından Pyotr Nikolayeviç Pospelov'a gönderiyor. Nâzım'ı öfkelendiren konuların başında Sovyet vatandaşlığına alınmaması ve 'İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?' adlı oyununa karşı Sovyet yetkililerin takındıkları olumsuz, hatta hasmane tutum geliyor."

Mehmet Yardımcı: Kul Himmet ve Şiir Dünyası

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Türk edebiyatının en zengin damarlarından birisi tekke edebiyatı olarak da bilinen tasavvuf edebiyatıdır. Bu edebiyat içinde Alevi-Bektâşî inancıyla ortaya konulmuş binlerce şiir vardır. Söz konusu şiirlerde Ehl-i Beyt sevgisi On iki İmam, Kerbelâ olayı, Bektâşîlikle ilgili inançlar, erkân ve âdetler konu edilmiştir.

Bu alanda en çarpıcı şiirleri Nesimî, Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Viranî Yeminî ve Kul Himmet ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan bu şairler, yedi büyük Alevi-Bektâşî şairi olarak nitelendirilmiştir. Bu şairlere yedi kutuplar adı da verilir.

Kul Himmet'i yetiştiren Alevi-Bektâşî Edebiyatına, Tekke Edebiyatı olarak bilinen edebi anlayış içerisinde ondan bazı yönleriyle ayrılan bir edebiyat anlayışı olduğu söylenebilir. Bu edebiyatta Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmam'a bağlılık ön plana çıkarken söylemlerde Allah-Muhammet-Ali üçlemesi önemli bir söz kalıbı olarak yer alır. Her şiir insan sinesine dokunmadan, onu dost bağına götürmeden amacına ulaşmaz.

Özü, İslamiyet ve Türk kültürü ile yoğrulmuş olan Aleviliğin Türk inanç sisteminin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu açıktır. Alevilik, Anadolu'da yaşayan, özünü-sözünü, Türk töresi ve geleneğinden alıp sürdüren milyonlarca yüreğin sesidir.

Anadolu kültürünün vazgeçilmez unsuru olan saz eşliğinde, nefesleri, deyişleri ve semahlarıyla da var olan bir kültür olup varolmaya devam edecektir.

Alevi-Bektaşi şiiri, belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. biçimsel olarak âşık edebiyatı özelliklerini gösterir. şiirler mistik bir temele dayanır. Ölmeden önce ölme, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Alevi-Bektaşi felsefesindeki ruhun ölümsüzlüğü esastır. Ölüm Hakk'a teslim olmak, Hakk'a yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara düşüncesi egemendir.

Alevi-Bektaşi edebiyatının önemli bir özelliği hoşgörüyü ön planda tutuşudur. Hoşgörü bu edebiyatın bel kemiğidir. Hoşgörünün bulunduğu her şiirde gönül rahatlığı vardır.

Alevi-Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir.