Bu Blogda Ara

31 Ocak 2014 Cuma

Nurettin Erkan - Katabasis // Eve Dönüş | Catabasis // Home Coming

© Nurettin Erkan

© Nurettin Erkan

© Nurettin Erkan

© Nurettin Erkan

© Nurettin Erkan
[KanalKultur] - Nurettin Erkan, Katabasis // Eve Dönüş | Catabasis // Home Coming adını verdiği solo sergisiyle 29 ocak – 1 mart 2014 tarihleri arasında Artnext Istanbul'da sanatseverlerle buluşuyor.

Çağdaş sanatın özgün dili ve anlatımıyla öne çıkan en heyecan verici işleri Artnext Istanbul'un yeni mekanında sanatseverler ile buluşuyor.

Nurettin Erkan'ın "Katabasis // Eve Dönüş" sergisi – Profesör Vinay Dharwadker'in anlatımıyla – izleyiciye "muğlak, derine gömülü, yer altında hikâyeler" vaat ediyor.

Sanatçı'nın eserleri;
"Bizi bir kerede birçok içsel diyaloğa çekiyor, fakat aynı zamanda bizi düşünüp taşınmaya sevkediyor: imgeleri düşünmeye, hatta belki, normalde deneyimlediğimiz insan güzelliğinin içsel ve dışsal formlarını doğrudan doğruya ortaya çıkarmayan imgelemleri düşünmeye yönlendiriyor..." 
© Nurettin Erkan
Eserlere "beden, zaman ve melankoli" ilişkisi üzerinden yaklaşan Prof. Dharwadker'e göre;
"Duvardaki resimlerin birbirini takibi, anların dizilişinin veya kesitlerinin yanılsamasıdır, fakat zaman hem bir soru hem de sorgulamadır. Biz şimdideyiz ve resimler de önümüzde duruyor, oysa onların zamanı aynı zamanda bizim zamanımız değil, bizi usulca fakat sıkı sıkıya başka zamana ve mekâna taşıyorlar. Onların zamanına giriyoruz ve bizim oluyor zaman." Bu zamansal ilişkilenme farklı diyalog imkanlarını da beraberinde getirir: "Devinim halindeki imgeler bizi içsel bir diyaloğun yalnızlığına davet eder — izleyenin kendiyle, resimlerle, onların işlenmiş zengin zeminiyle, özneleriyle, betimledikleri nesnelerle, yarattıkları sahnelerle olan diyaloğuna."
Feyzan Yaman'a göre Erkan'ın resimleri bir anlamda 'katabatik bir yolculuk'tur:
"Bir yazgının batıp yeni bir yazgının doğma sancılarına tanık olan bir ressamın ağıtı bu resimler. Akla Xenophon'un Anabasis'ini getiriyor. Bildikleri dünyadan, deniz kıyılarından, Yukarı Mezopotamya'ya ilerleyen ve orada ne için verdiklerini ve ne için kaybettiklerini bilmedikleri savaşın ardından kaderlerinin artık kendi ellerinde olmadığını fark eden insanların serüvenini. Onlara yaban bu topraklarda artık davetsiz misafirlerdir. Dönüş, ki ona Katabasis adı verilir, gelişten çok daha zorlu ve sınavlarla dolu olacaktır. Tek çareleri, birliklerinin dağılmamasıdır. Dicle kıyılarından Karadeniz dağlarına ulaşıp Sürmene yakınlarında denizi gören öncüleri, "Talatta, Talatta - Deniz, Deniz!" diye haykırdığında, bildikleri evrene ulaşmışlardır."
© Nurettin Erkan
Serginin koordinatörlüğünü Didem Hazinedar yapıyor ve Nurettin Erkan'ın toplam 28 eseri meraklısıyla buluşuyor.

* * *

Catabasis // Home Coming: Nurettin Erkan Solo

Coordinated by Didem Hazinedar, Nurettin Erkan's exhibition "Catabasis // Home Coming" can be visited at the new space of Artnext Istanbul between January 29 – March 1, 2014.

Scheduled to meet the audience on January 29, 2014 at Artnext Istanbul's new space, Nurettin Erkan's exhibition "Catabasis // Home Coming" – in Prof. Vinay Dharwadker's words - promises the audience stories that are
"obscure, buried, subterranean". The artist's paintings "lure us into several interior dialogues at once, but they also fascinate us into contemplation: the contemplation of images, maybe even visions, that do not directly reveal the outer or inner forms of human beauty as we normally experience them…"
Approaching the works from the viewpoint of the relation among "body, time and melancholy", Prof. Dharwadker further comments:
"The succession of pictures on a wall is the illusion of a series or a sequence of moments, but time is both a question and a questioning. We are in the present and the paintings are present before us, but their time is also not our time, they transport us gently but firmly into another time and another place. We enter their time and it becomes ours." The question of time also initiates different potentialities for dialogue: "images-in-motion invite us into the solitude of an interior dialogue—the viewer's dialogue with himself or herself, with the paintings, their richly worked surfaces, their subjects, the objects they depict, the scenes they create."
© Nurettin Erkan
According to Feyzan Yaman, Erkan's paintings are to some extent a "catabatic quest":
"They are the elegy of an artist who became the witness of the degradation of a destiny and the birth pain of another. They recall Xenophon's Anabasis. It is the adventure of people who realized that their destiny is no longer in their hands as they depart from the familiar world, sea shores towards upper Mesopotamia following a war which they did not know why they fought or lost. They are now uninvited guests at these foreign lands. Return, which is named as Catabasis, is even more compelling and full of challenges. The only remedy is to avoid the disperse of their troops. As the vanguards shouted "Talatta, Talatta - Sea, Sea!" when they saw the sea near Sourmena after reaching Black Sea mountains through the coasts of Tigris river, they reached the familiar universe."
* * *

© Nurettin Erkan
Nurettin Erkan

1965'te Elazığ'da doğdu. 1987 - 1993 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü'nü bitirdi.

Ödül

2007- "New Illusions and Reality", 4. Uluslararası Taşkent Çağdaş Sanat Bienali, Taşkent Bienali Büyük Ödülü

Kişisel Sergileri

2012 "Taş / Kara / Boya", Gümüşlük Akademisi, Bodrum
2011 "Uzakta", Overture Center for the Arts, Madison, Wisconsin, USA
2010 "Taşlar / Kadınlar / Küller", Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul
2006 Galerie Christine Colas, Paris, Fransa
2005 "Nocturne", İstanbul Sanayi Odası, İstanbul
2003 "Sahnedeki Melekler", Arcola Galeri, Londra, UK
2002 "Yabancı", Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul
2001 "Desen Sergisi", Basın Müzesi, İstanbul
2001 Ekav Sanat Galerisi, İstanbul
1995 Triada Art Galeri, İstanbul
1992 Basın Müzesi, İstanbul [KanalKultur] 

Nurettin Erkan - Katabasis // Eve Dönüş | Catabasis // Home Coming / 29 ocak – 1 mart 2014; Artnext Istanbul - Çağdaş Sanat Alanı / Contemporary Art Space, Windowist Tower, Eski Büyükdere Cad. No: 26, Maslak - 34467 İstanbul; Tel.: (0212) 999 3990

Yakın Tarihten Notlar: Hasan Âli Yücel'den Günümüze Eğitim, Bilim, Kültür Politikaları

[KanalKultur] - "Doğudan Batıya: 'İnsan Olmak Davası'nda Yücel'in Evrenselliği", "Bir Devrin Devrimcisi Hasan Âli Yücel",  "Cumhuriyet Tarihimizin Promete'si: Hasan Âli Yücel", "Türkiye'de Eğitim, Hasan Âli Yücel ve Sonrası", "Hasan Âli Yücel'de Hürriyet Kavramı", "1946 Üniversite Reformu ve Hasan Âli Yücel'den Günümüze Üniversiteler", "Yücel'den Günümüze Eğitim Politikaları", "Hasan Âli Yücel ve Tevfik Fikret", "Hasan Âli Yücel'in Kültür ve Edebiyat Yönü", "Hasan Âli Yücel'den Türk İslam Sentezine Cumhuriyetin Kültür Politikaları", "Köy Enstitüleriyle Yeni Bir Toplumsal Sınıf mı Yaratılmak İstendi?: Hasan Âli Yücel'in Yanıtı"...

Balçova Belediyesi ile Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ortaklaşa olarak 25 - 26 şubat 2011 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nde eğitim reformuyla anılan, eğitimci ve politikacı Hasan Âli Yücel'i (1897 - 1961) konu edinen "Aramızdan Ayrılışının 50. Yılında Hasan Âli Yücel'den Günümüze Eğitim, Bilim, Kültür Politikaları" başlıklı bir sempozyum düzenledi.

Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya'nın "Neden Hasan Âli Yücel, Neden Sempozyum" ile Prof. Dr. Kemal Kocabaş'ın "Hasan Âli Yücel'in Günümüzdeki Karşılığı Eğitim Reformudur" adlı konuşmalarının ardından ilgili sempozyumda 78 bildiri yer aldı. Sempozyumda ayrıca Hasan Âli Yücel ile ilgili bir belgesel de gösterime sunuldu.

Sempozyum programına göre, tartışmaya açılan bildiriler ve bu bildirilerin sahipleri şunlardı:

Halil Atılgan: Mahmatlar'da Asker Uğurlama Törenleri

Dr. Halil Atılgan
[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Mahmatlar Isparta Eğirdir ilçesinin bir köyüdür. Konya Beyşehir, Gelendost, Eğirdir, Isparta yolu üzerinde, Eğirdir gölünün kenarında kurulmuş bir yerleşim birimidir. Eğirdir'e 20, Isparta il merkezine 55'km'dir. Önünde Eğirdir gölü, arkası dağlarla çevrilidir. Daha önce arkasına aldığı dağın tepesinde kurulan köy kayma tehlikesiyle karşılaşınca gölün kenarına yerleştirilmiştir. Elma, domates, şeftali bahçelerinin arasında kurulan Mahmatlar, köylükten çıkmış bir yerleşim birimidir. Gölün hemen kenarında kurulmuş olması turistik birtakım özellikleri de beraberinde getirmesine rağmen, henüz turizm kapısı açılmamıştır.

Köyün geçim kaynağı genelde elmacılıktır. Elmacılık sadece Mahmatlar'ın değil, Eğirdir Gölünün çevresindeki bütün köylerin geçim kaynağıdır. Göl suyunun tatlı olması yöre köylüleri tarafından çok iyi değerlendirilmiş, kurulan sistemle su en yüksek yere kadar çıkartılmıştır. Onun için de bütün bahçeler sulanmakta, ülkenin en güzel elması Mahmatlar ve çevresinde yetişmektedir. Ürettikleri mallarını toptan sattıkları gibi, yol boyunda kurdukları tezgahlarda gelen geçen yolculara da pazarlamaktadırlar. Köyde her evde elektrik, su ve telefon vardır. Mahmatlar, kendi yağı ile kavrulan, üreten, ürettiğini de değerlendiren bir köydür.

Ben Mahmatlar'ı bir yaz tatili münasebetiyle tanıdım. Köyü güzel bulunca, kalacak pansiyon ve motel aradım. Maalesef daha önce de bahsettiğim gibi turizm kapısı aralanmadığı için böyle bir yer bulma köy içinde ve civarında nasip olmadı. Ancak göle çok yakın olan bir evin müsait olduğu, evin bir katının pansiyon olarak verileceği söylendi.

O ev Mahmatlar köyünden, Hasan Çelik'in evi imiş. Biz Hasan Çelik'i bulduk. Evinin bir katını bize pansiyon olarak verip veremeyeceğini sorduk. Hasan Amca, parayla veremeyeceğini, ancak istediğimiz kadar kalacağımızı, evin de buna çok müsait olduğunu beyan etti. Gerçekten de ev müsaitti. Koca evde Hasan Amca ve eşi olmak üzere iki kişi yaşıyordu. Eşimle birlikte teklifi kabul ettik. Hasan Amcanın dayalı döşeli evinin ikinci katına yerleştik. Çok güzel günlerimiz oldu Eğirdir'de, Mahmatlar'da. Hasan Amca ile dost olduk. Dostluğumuz o günden bu zamana kadar da hiç eksilmedi, bilakis daha da kuvvetlendi.

2001 yılı yazında Antalya'ya giderken Mahmatlar'a yol düşürdük. Hasan Amcaya üç gün konuk olduk. Hasan amca ve eşi Elif Teyze hiç değişmemişlerdi. Konuk olduğumuz günlerden birin-de Hasan amcanın Eğirdir Gölünü seyreden balkonunda otururken, köyde zurnasız bir davul sesi geldi kulağıma. Anladım ki davul bir hadiseyi duyurmak için çalınıyordu. Akşamüstü bir grup delikanlı Hasan amcanın evine yakın bir eve konuk oldular. Dikkatimi çekti. Bu davul bir olayın habercisiydi diye düşündüm. Hasan Amcaya sordum. 'Askere gidenlerin uğurlama törenleri için davul çalınıyor, bu akşam bizim karşı komşulara davetliler' dedi. Dikkatimi çekti. Değişik bir uğurlama idi. Gitmeden önce Mahmatlar'daki asker uğurlama törenlerini muhakkak derlemeliyim diye kendime söz verdim. İşte 'Mahmatlar'da Asker Uğurlama Törenleri'yazısı bir gezi münasebetiyle gerçekleşti. Askere uğurlama geleneğini ev sahibimiz Hasan Çelik amcadan derledik.

Doğanın Şarkısı

[KanalKultur] - 31 mayıs - 27 haziran 2014 tarihleri arasında düzenlenen 42. İstanbul Müzik Festivali'nin 2014 yılındaki teması "Doğanın Şarkısı"...

42. İstanbul Müzik Festivali 2014'te "Doğanın Şarkısı" teması üzerine kurgulandı. Festival, Ahmed Adnan Saygun'un "Bir Orman Masalı" adlı eserine gönderme yapıyor, genç viyolonselci Dorukhan Doruk'a, şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın eşlik edeceği açılış konseriyle başlıyor. Festival boyunca nehirlerin çağlayarak akışını, denizin dalgalarını, kuşların cıvıltısını, heybetli dağların müziğini dinleyecek olan sanatseverler, sanatın en büyük ilham kaynağı olan doğanın karşı konulmaz gücünü müzik yoluyla yeniden hatırlayacaklar. 42. İstanbul Müzik Festivali, doğanın sesini sadece tematik eserler yoluyla değil, bu yıl ilk kez açıkhavada gerçekleştireceği "Pazar Klasikleri" konserlerinde de müzikseverlere ulaştırıyor.

42. İstanbul Müzik Festivali'nin afişi 2013'te festivalin Onur Ödülü'nü alan Güher ve Süher Pekinel ile Bülent Erkmen işbirliğiyle hazırlandı. 41. İstanbul Müzik Festivali'nin Onur Ödülü'ne de layık görülen, dünyaca ünlü piyano ikilisi Güher ve Süher Pekinel'in 1983 tarihli "Sonat" ve "Karşıtların Armonisi" isimli resimlerinden oluşturulan kolaj ve sanatçıların el yazıları, İKSV Kurumsal Kimlik Danışmanı Bülent Erkmen'in tasarımıyla festivalin 2014 yılı afişine dönüştürüldü.

42. İstanbul Müzik Festivali; Steven Isserlis, Isabelle van Keulen, Alexander Raskatov, Nelson Freire, Pepe Romero, Krzysztof Penderecki, Xavier de Maistre, Yuja Wang gibi isimlerle dünyanın önde gelen orkestralarından Sinfonia Varsovia ve Venezüella Teresa Carreño Gençlik Orkestrası'nın da aralarında bulunduğu 800'e yakın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul'da ağırlıyor.

Programında senfoni ve oda orkestraları, vokal konserler, resitaller olmak üzere toplam 26 konserin yer aldığı festival, farklı mekânlarda dinleyicilerle buluşuyor. Festivale Burgazada Meydanı'nın yanı sıra Aya İrini Müzesi, Süreyya Operası, Surp Vortvots Vorodman Kilisesi, İş Sanat Kültür Merkezi, Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi ve Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall ev sahipliği yapıyor. İstanbul Müzik Festivali, ayrıca "Pazar Klasikleri" başlıklı ücretsiz konserlerle Maçka Cumhuriyet Parkı, İstanbul Oyuncak Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi "Atlı Köşk" Bahçesi ve Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi gibi mekânlarda da müzikseverlere ulaşıyor.

Avrupamerkezcilik, Sekülermerkezcilik ve Avrupamerkezciliğin Ötesi; Avrupamerkezci Modernitenin Ortaya Çıkışı ve Ötekinin Değişen Konumu...

[KanalKultur] - Selçuk Üniversitesi, Konya Büyükşehir Belediyesi ve İlmi Etüdler Derneği'nin katkılarıyla 25 - 26 ocak 2014 tarihleri arasında Konya'da "Avrupamerkezciliğin Ötesi - Yeni Bir Sosyal Bilim İçin Başlangıçlar" başlıklı bir çalıştay düzenledi.

Çalıştay gerekçesinde, "Avrupamerkezcilik Batılı sosyal bilim perspektifinin kendini yineleyen bir özelliğidir. Bu niteliğiyle, hem Batı'da üretilen ve sistemleştirilen bilgiden bağımsız bir epsitemolojiyi gözardı etmekte; hem de bir tür tahakküm biçimi oluşturmaktadır. Böylece, Avrupamerkezci sosyal bilim perspektifi, sosyal bilimcileri Batı merkezli bilgi mekanizmalarının bir parçası olmaya zorlamaktadır. Bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda, Avrupamerkezciliği yeniden düşünmek, eleştirmek ve aşmaya çalışmak yekpare ve güvenilir bir evrensel bir bilgi biçiminin ortaya konulması için zorunlu hale gelmektedir." önkabulünden hareketle, çalıştayın amacının "sosyal bilimlerde Avrupamerkezciliği aşmanın mümkün olup olmadığı sorusuna cevap bulmak" olduğu vurgulandı.

Düzenleme Kurulu'nun Prof. Dr. Mustafa Demirci (Selçuk Üniversitesi), Prof. Dr. Farid Alatas (National University of Singapore), Doç. Dr. Yunus Kaya (University of North Carolina Wilmington), Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu (Yıldız Teknik Üniversitesi), Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar (İstanbul Üniversitesi) ve Mücahit Sami Küçüktığlı'dan (Konya Büyükşehir Belediyesi) oluştuğu çalıştayda şu sorulara cevap arandı:

Bütün sosyal bilim disiplinlerini içine alan genel geçer ve kuşatıcı bir Avrupamerkezci paradigmadan bahsetmek mümkün müdür?

Son dönemlerde, Avrupamerkezciliğe karşı geliştirilen revizyonist denilebilecek meydan okumalar Avrupamerkezciliğin sosyal bilimlerdeki tahakkümünün kırılmasına gerçekten katkı sağlayabilmiş midir?

Yoksa kavramın sürekli kullanımı ve vurgulanması ironik bir biçimde Avrupamerkezci sosyal bilim perspektifinin yeniden üretilmesine mi hizmet etmiştir?

Çalıştayda 6 oturum yapıldı ve şu hususlar - konular tartışmaya açıldı:

Evrim Konferansı yapılıyor...



ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ve Evrim Ağacı tarafından düzenlenen 8. ODTÜ Evrim Konferansı,  Türkiye'ye Evrimsel Biyoloji'yi tanıtan ve üniversitelerdeki evrim eğitimlerine öncülük eden Prof. Dr. Aykut Kence'nin emekliliği onuruna 26-27 nisan 2014 tarihinde, ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi'nde yapılıyor.

Konferansa evrimsel biyoloji konusunda uzman olan ve DNA düzeyinde doğal seçilimin kanıtlarını üzerine çalışan Andrew Berry ve moleküler ekoloji konusunda uzman olan ve halen antik DNA üzerine çalışmaları yapan Michael Hofreiter de konuşmacı olarak katılıyor. Yaşlanma mekanizmaları ve evrimi, evrimsel genetik, insan evrimi alanlarındaki çalışmalarla adını duyuran Mehmet Somel de konuşmacılar arasında...

8. ODTÜ Evrim Konferansı'nın "Bilim Komitesi" üyeleri arasında Aykut  Kence, Meral Kence, Mehmet Somel ve Ayşegül Birand bulunuyor.

Detaylı bilgi için bkz. → http://biyogen.metu.edu.tr/8uek/

FenaMizah - neye güldüğünüzü düşünün!

FenaMizah, 3 (2014) 24

29 Ocak 2014 Çarşamba

Göç ve Kültürel Sermaye - Türkiye, Almanya, Kanada ve Büyük Britanya'da Yüksek Vasıflı Göçmenler

Türkiye Cumhuriyeti, homojen bir ulus devlet kurma çabasının sonucu olan nüfus değişimleriyle ve yakın tarihindeki yoğun kentleşme nedeniyle yüksek oranda göç hareketlerine tanık oldu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Nazi Almanyası'ndan kaçan ve Türkiye'nin bilim camiasında yer alan Yahudi ve rejim karşıtı bilim insanları, eski Doğu Bloku ülkelerinden geçimlerini sağlamak için Türkiye'ye gelen küçük tüccarlar, ev hizmetlileri ve vasıfsız işçiler, özel üniversitelerin kurulmasından sonra ihtiyaç duyulan yabancı öğretim üyeleri, uluslararası şirketlerde ve projelerde iş bulan yabancı uzmanlar ve yöneticiler bu göç resmini tamamlıyor.

Türkiye tarihinde önemli bir yer tutmasına karşın, göç olgusuna ilişkin toplumsal süreçlerin bilimsel olarak çözümlenmesi için sarf edilen çabalar henüz çok yeni.

Türkiye'deki araştırmacılar uzun yıllar daha çok "misafir işçi" ya da "Almancı" adı altında Avrupa'ya göç etmek üzere ülkeden ayrılanlarla ilgilenmiş ya da Batı Anadolu'nun süratle büyüyen metropollerinin tablosunu değiştiren iç göç sorunlarını ele almıştır.

Türkiye'ye yönelik göç hareketlerinin tartışılması ancak 2000'li yıllarda gündeme gelmiştir. Göçmenlerin, özellikle de yüksek vasıflıların deneyimlerine çok az ilgi gösterilmiştir.

Eser, göçmenlerin dört ayrı ülkedeki (Türkiye, Büyük Britanya, Kanada ve Almanya) yaşam seyirlerini karşılaştırıyor ve yüksek vasıflı göçmenlerin yönelim ve deneyimlerini ayrıntılı mülakatlar yoluyla çözümlemeye çalışıyor.

Arnd-Mizhael Nohl, Karin Schittenhelm, Oliver Schmidtke, Anja Weib [Ed.]: Göç ve Kültürel Sermaye -  Türkiye, Almanya, Kanada ve Büyük Britanya'da Yüksek Vasıflı Göçmenler. Çev.: Türkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul 2011, 447 S., ISBN : 978-605-105-087-4

Atatürk'ün Dine Bakışı, Cizvitler, Tıbbi Oryantalizm

[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in eylül 2006'da yayınlanan 153. sayısı, yıllardır tartışılan bir konuyu, ilk kez gün ışığına çıkan bir belge eşliğinde gündeme getiriyor: "Atatürk'ün Dine Bakışı".

Dergide ayrıca "Cizvitler", "Gemiler, İsimler", "1. Dünya Savaşı'nda Tıbbi Oryantalizm ve İngiliz Doktorlar", "Bir Elçi Katibinin Yasak Aşkı", "İsrail-Filistin Tarihine Bakış" gibi başlıklar altında birçok konu derinlemesine inceleniyor.

Pazarola Hasan Bey, Mezopotamya Haritası ve 20. Yüzyıl Başı Selanik Haritası gibi eklerle büyük ilgi uyandıran Toplumsal Tarih, 153. sayısında "18. Yüzyılın İlk Yarısı İstanbul Haritası"nı tüm okurlarına armağan ediyor.

Amerikan Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in Raporu - Atatürk'ün Dine Bakışı - Atatürk'ün hep spekülasyonlara konu olan İslam dinine bakışını daha önce hiç yayımlanmamış bir belge ile kendi ağzından öğreniyoruz: Atatürk'le ilgili bir biyografi kaleme alan Amerikan Büyükelçisi General Charles H. Sherrill onunla uzun süren mülakatlar yapar, ancak sözlerinin bir kısmını kitaba almaz. Bunu da "Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamına burada yer vermek hiç doğru olmaz," satırlarıyla dile getirir. Ancak Sherrill bir diplomat ve tarihçinin, tarih önünde sorumlu olduğunu unutmaz ve "sakıncalı bölüm"ü Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporda ayrıntılı bir şekilde yer vererek tarihe mal eder...

Başka dillere ve kültürlere açık bir tarikat: Cizvitler - Ayşe Çavdar "yürüyen rahipler"i anlatıyor: Ignatius Loyola, Cizvitliğin ilkelerini konu alan kitabını Barselona'ya yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bulunan Manresa kasabasındaki bir mağarada kaleme aldı. Kitabın adı: The Spiritual Exercises (Ruhsal Egzersizler) idi. Kendisiyle aynı yolu izleyecek olanlardan üç konuda yemin etmelerini istiyordu: Hayat boyu yoksulluk, itaat ve bekâret. Cizvit rahiplerin olgunlaşmak için yerine getirecekleri başlıca ibadet, yürümekti. Loyola'nın, "yürüyün rahiplerim" diyerek dünyanın dört bir yanına gönderdiği Cizvit rahipleri bir yandan dünyayı keşfedecek, bir yandan da ruhsal olgunluğa erişmeye çalışacaklardı. Cizvitlerin, 16. yüzyıldan bu yana kesintisiz olarak süren yürüyüşleri sayesinde pek çok yeni coğrafi bölge keşfedilmekle kalmadı, o bölgelerdeki insanlar Batılı kralların, askerlerin ve tüccarların kendileriyle iletişim kurabileceği bir dile ve üsluba kavuştu.

Tören, Ulus-Devlet, İktidar

"Din antropolojisinin 'ayin' tahlilleri, modern, seküler devletlerin simgesel veçhelerini anlamada siyaset sosyolojisine yararlı gereçler sağlayabilir. Ancak, bu konuda ayinden salt modern devlet ve iktidarların 'irrasyonalitesi'ni sergileyecek bir şablon olarak yararlanmak yeterli olmayacaktır. Bunun yerine, siyaset sosyolojisinin sınıf, iktidar, ideoloji gibi (antropolojik tahlilin eksikliğini duyduğu) kavramsal araçları ile antropolojik odağın, yani kültürün simgesel yükünü birleştirmek, dinsel ile seküler, maddî ile simgesel, gösteren ile gösterilen, siyasal ile ideolojik arasındaki karmaşık ilişkilerin tahlilinde yeni olanaklar açacaktır." [Sibel Özbudun]
Sibel Özbudun'un katılımıyla 6 şubat 2014 günü saat 19'da Salt Ulus'da "Tören, ulus-devlet, iktidar" başlıklı bir konferans düzenleniyor.

Dinsel performanslar olarak ayin ile seküler performanslar olarak tören arasındaki ilişkilerin incelendiği konuşmada, ayinlerin yeniden dizilime uğratılmış biçimleri olarak resmî törenlerin iktidar-oluşturucu ve iktidar-sürdürücü işlevi tartışmaya açılıyor.

Köken Ergun'un Salt Ulus'ta devam eden sergisi "Kitle ve İktidar" bağlamında gerçekleştiriliyor.

Sibel Özbudun

Parix VIII ve Paris X üniversitelerinde sosyoloji eğitimi aldı, sendikacılık faaliyetlerinde bulundu. Hâlen Yeditepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde lisansüstü dersleri veriyor.

Sibel Özbudun - "Tören, ulus-devlet, iktidar" / 6 şubat 2014; 19:00, Salt Ulus [kurucu Garanti Bankası], Atatürk Bulvarı 12, Ulus - 06250 Ankara; Tel.: (0312) 324 30 24

Yakın Tarihten Notlar: Seyyahlar ve Seyahatnameler, Seyyahın 'Ben' ve 'Öteki' Algısı

[KanalKultur] - "Yeniçağ Avrupa Seyahatnâmelerinde Türkler"; "Ebu'l-Kasım Ubeydullah B. Abdillah B. Hordadbeh'in (IX. Yüzyıl) "Kitâbü'l-Mesâlik ve'l-Memâlik" Eserinde İstanbul / Kostantiniye"; "Ortaçağ Avrupası Türk Seyyahının Bakışlarında"; "Latin Kronikçilerin Eserlerinde İstanbul'un Haçlılar Tarafından Fethi"; "Evliya Çelebi'nin "Anlatısında" Antik Dünya Bilgisi"; "Evliya Çelebi'nin Balkan Güzergâhındaki Bazı Mekânlar ve İnsanların Bugünkü Tiplemeleri"; "Bir Oksidentalist Olarak Evliya Çelebi"; "19. Yüzyılda Anadolu'ya Gelen Batılı Seyyahların Siyasi Faaliyetleri"; "Gezginler ve Osmanlı Modernleşmesine Bakış"; "Avrupalı Seyyahların Osmanlı Hamam Kültürünü Algılayışı ve Hamam Kültürünün Arka Planı: 16. Yüzyılda İstanbul Hamamları"; "Seyahatnâme Adlı Bir Siyasetnâme: Seyahatnâme-i İbrahim Bey"...

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Araştırma Merkezi, 23 - 24 mayıs 2011 tarihlerinde "Evliya Çelebi'nin Doğumunun 400. Yılı Münasebetiyle Seyyahlar ve Seyahatnameler" konulu bir sempozyum düzenledi. Sempozyum "Bilim Kurulu"nda Prof. Dr. Feridun Emecen, Prof. Dr. Ali Arslan, Prof. Dr. Mahir Aydın, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk, Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın ve Prof. Dr. M. Hamdi Sayar bulunuyordu. "Düzenleme Kurulu" ise şu isimlerden oluşmuştu: Doç. Dr. Zeynep T. Ertuğ, Doç. Dr. Mualla Uydu Yücel, Doç. Dr. Hamdi Şahin, Doç. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu, Yrd. Doç. Dr. Neriman E. Hacısalihoğlu ve Araş. Gör. Adem Korkmaz.

Sempozyumda Osmanlı coğrafyasını gezip gören seyyahlar ve eserleri, bu eserlerde Osmanlı İmparatorluğu'na dair hatıralar ve gözlemler; Evliya Çelebi'nin seyahatnamelerinde yer alan bölgeler ve şehirler; Eskiçağ seyahatnamelerinde Anadolu ve Osmanlı coğrafyasının diğer bölgeleri; seyahatnamelerde mekânlar ve insanlar; seyyahın 'ben' ve 'öteki' algısı; bir yazın türü olarak 'Seyahatname'; tarihi bir kaynak olarak seyahatnameler;  İslam Medeniyetinde seyyahlığın ve seyahatnamenin yeri, Müslüman seyyahlar ve eserleri; seyahatnameler bağlamında Oryantalizm ve Oksidentalizm hakkında düzenlenen 6 oturumda toplam 33 bildiri tartışmaya açıldı.

Evliya Çelebi'nin Doğumunun 400. Yılı Münasebetiyle Seyyahlar ve Seyahatnameler Sempozyumu'nda yer alan bildiriler şunlardı:

Süheyla Taşçıer: Ceylan

Süheyla Taşçıer
[© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - ceylan

anne
gözlerime bak
beni ceylan gözlüm diye severdin

kadınım
anneyim anne

koşmadım aşkın peşinde
kalbim çarpmadı

iki dudağınızın arasına sıkıştım

korkunç rüyalarda yürüttünüz
kapıları tuttunuz
yüreğimi uyuttunuz

gerdek gecesi
ilk tokatımı yedim
avuçlarımdaki kanı içtim
kilitledim yüzümü

kocam olacak adama
kararı babam verdirmiş

kapıda gözcüydün anne
ben son nefesimi verirken

kardeşim gözlerime bakarken
ölüm ağladı anne

cennet ayağa kalktı

dünya görmemiş kızlarla
karşıladı güldünya

bugün
ceylan oğul doğurdu anne [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur] 

Mehmet Yardımcı: Geleneksel Kültürümüzde ve Âşıkların Dilinde Çiçek

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
Bülbül öter has bahçeler güllenir
Burcu burcu ne hoş kokar çiçekler

[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Geleneksel kültürümüzde çiçeklerin çok önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Oyalardan çinilere, türkülerden kilimlere kadar maddi manevi kültürümüzün hepsine ince zarafeti ile gelmiş, gözlerde ve gönüllerde kendine has yerini almıştır .

Her dönemde sevginin, temizliğin ve güzelliğin sembolü olan, özünde tarifsiz bir sanat ve güzellik saklayan çiçek, Anadolu halkının sosyal hayatında büyük görevler yüklenmiş; kimi zaman Banu Çiçek, Gülçiçek, Nergis, Manolya, Reyhan, Gülperi, Mine, Gülendam, Şengül, Gülşen, Yazgülü, Erengül gibi kızlarımıza ad olurken kimi zaman da gelinlerin dili olup dileklerini anlatma aracı olarak kullanılmıştır .

Geleneksel kültürümüzde nişanlı kız kayın validesine çiçek oyalı yazma göndererek sevgi ve saygısını dile getirmiş, genç kızlar saçlarına çiçek takarak sevgililerine içlerinden geçenleri anlatmaya çalışmışlardır. Daima güzel duyguların, inceliğin ve zarafetin ifadesi olarak bilinen çiçek geleneksel kültürümüzde de bir çeşit gönül aynası olmuştur.

Gelinlerin, kızların aile büyüklerinin yanında konuşmalarının ayıp sayıldığı Anadolu'nun kırsal kesimlerinde konuşmayan gelinler kederlerini, sevinçlerini ve sevgilerini yazmaların ucuna çiçek motifleri ile bezemişlerdir.

Gelinler kaynana dili çiçeği işleyip kaynana dırdırından bıktıklarını, armut çiçeği işleyip kocasının kendisine ilgisizliğinden şikayetini, süs biberi çiçeği işleyip kocasına küskünlüğünü, çakır dikeni çiçeği işleyip kayın validenin kendisine diken gibi battığını kütüle denilen bir dağ çiçeğini işleyip evdeki küs olduğu eltilerle iyi geçinmek istediğini, kır çiçeği işleyip huzur ve rahatlık içinde olduğunu iğnelerin ucuna dökmüşlerdir.

Geleneksel kültürümüzde karanfil çiçeği oyasının mutlaka gelinler ve kızlar tarafından takılması bugün bile varlığını sürdürdüğü, ileri yaşlardaki hanımların yaşlandıklarını ima için "karanfilli günlerimiz geride kaldı" gibi bir deyimi kullandıkları görülmektedir.

28 Ocak 2014 Salı

Şahmaran: Yarısı insan yarısı yılan - Saklı benlik, iyilikle kötülük, sadakatle ihanet...

© Kazım Şahbudak

© Kazım Şahbudak

© Kazım Şahbudak

© Kazım Şahbudak

[KanalKultur] - Alican Meydan, Filiz Sünnetçioğlu, Kazım Şahbudak, Gökhan Tanacı, Tacettin Toparlı ve Kenan Özer'in "Ustanı Bul Şahmaran" başlıklı resim - fotoğraf - müzik - video art - belgesel film sergisi, Şeli Art Project işbirliğiyle Metropoldoctors / Levent'te 28 ocak - 21 mart 2014 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor .

Gündelik yaşam alanlarında sanatsal çözümler öneren proje kapsamında açılan sergiler 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Sanatçılar, Şahmaran'ı ve bugünkü eserlerini şöyle anlatıyor:

Şahmaran; çünkü:

Alican Meydan: "Şahmaran; çok uzun zaman önce Tarsus'ta yerin yedi kat altında yaşayan, yılanların şahı. Arkadaşlarının oyununa gelip bir kuyuda sıkışıp karanlıklar içinde kendisine bir çıkış yolu ararken yılanlar ülkesini keşfetmesiyle yerin yedi kat altında yedi yıl boyuca Camsab'ı eğiten ve onu Lokman hekim yapan, açgözlülük sonucu insanlar tarafından parçalara ayrılan bir gizem."

© Kazım Şahbudak
Gökhan Tanacı: "Saklı benlikten sesler, sergi için müzik - Kendi düşsel kuyularında kendi uyanışının müziğini yapıyor Şahmaran. Ve her bir ses yayılıyor zamana. Parçalara bölünüyor her bir nota, kuyunun içi ve dışı oluyor aynı anda, uzağı ve yakını oluyor, yükselişi ve inişi oluyor bir varlığın, doğumu ve ölümü oluyor. Karşı karşıya geliyor seslerin birbirine karşıt varlıkları ve bir bütünü tamamlıyor, genişliyor, çoğalıyor, tekrar tekrar duyuruyor kendini ve her tekrarda derinleşiyor kuyu, ses derinleşiyor. Her ses başka bir sese dönüşüyor; düş gerçeğe dönüyor içinde, korku arzuya, ölüm yaşama ve son başlangıca dönüşüyor. Ama her ses kendine dönüşüyor sonunda. Çünkü bir çemberdir bu müzik; kendi sonsuz döngüsünde kendini tamamlayıp duruyor."

© Kazım Şahbudak
Filiz Sünnetçioğlu: "İlk suya ağumu salarım, ikinci suya özümü - Yeryüzünün dört bir bucağındaki insanların umursamazlığına ve hızla değişen tarihe karşı; bir yakarı, bir çığlık, geçmiş gelecek köprüsünde ihanetlere maruz kalan ; kalsa da bu hislerden sıyrılan bir içgüdü öyküsü... Kimi zaman nazar, kimi zaman koruyucu ve gözeten şahının suretini görüp kaçan yılanlar için, kimi zaman taşıyıcı söz, kuşaktan kuşağa saygıyla aktarılan, kimi zaman kutsal kitapları yücelten bir ibret öyküsü, dinsel işlevler yüklenen... Kısacası; özlemlere, umutlara, korkulara, ihtiyaçlara göre tasarlanmış bir 'nine bana bir masal anlatır mısın?' serüveni..."

© Kazım Şahbudak
Kazım Şahbudak: "Bir çok efsanede olduğu gibi Şahmaran efsanesinde de doğa üstü varlıklara yer verilmekte ve iyilikle kötülük, sadakatle ihanet gibi pek çok olguya vurgu yapılmaktadır. Binlerce yıldır süren bu mücadele günümüzde ve gelecekte de sürecektir. Şahmaran efsanesinde beni etkileyen en önemli olgu aşk ve sadakat olmuştur. Şahmaran'ın yaşadığı kötü son, aşık olduğu insanoğlu tarafından hazırlanmış olsa da o; tüm bu kötülüğe rağmen sevdiği, aşık olduğu insanoğlu Cemşab'a iyilik yapmıştır. Sadakat günümüzde de aranır olan önemli bir insani yandır. Çocukluğumdan yetişkinliğime taşıdığım görsel ve bilişsel hafızamda yer alan cam altı Şahmaran çalışmaları beni hep etkilemiştir. Şu ana kadar fotoğrafik süreçleri ve teknolojisini kullanarak gerçekleştirdiğim çalışmalarımın, resimsel bir dil ve teknik ile buluşmasının ilk örneklerini oluşturmaktadır Şahmaran portreleri. Bu seride yer alan fotoğrafik görüntü, salt kendi varlığı ile günümüze bir göndermedir. Ayni zamanda düş olan ile gerçek olanın bir arada olmasıdır."

© Kazım Şahbudak
Tacettin Toparlı: "Aklın son demiyle içtiğim nefes kaçaktı. Ne hikaye kalmış nede masallara tahammül. Bırakın masallar masal kalmasın, dibi tutmuş ama tadı bozulmamış ama mukaddime olan şekilsiz katıksız saf bir yürek. Şahmaran, yüreğini ve ellerine kullanarak zamanı geri döndür."

Kenan Özer: "Yarısı insan yarısı yılan - Başlangıç ve sonun, doğum ile ölümün, iyi ile kötünün, insan ile yılanın birbiri içinde kaybolduğu binlerce yıllık bir efsane... Şahmaran efsanesi, Anadolu'da, Ceyhan'da evlerde ninelerin, dedelerin ağzından süzülür, karışır Çukurova'nın bereketli topraklarına. Cebelinur Dağı'nın eteklerindeki Balkuyusu'nda, Yılankale'de ve Misis Köprüsü'nde efsane gerçeğe, gerçek efsaneye dönüşür..." [KanalKultur] 

Alican Meydan, Filiz Sünnetçioğlu, Kazım Şahbudak, Gökhan Tanacı, Tacettin Toparlı, Kenan Özer - "Ustanı Bul / Şahmaran" / 28 ocak - 21 mart 2014; Metropoldoctors / Levent, Levent Çarşı, Lilyum Sokak, No: 6, 1.Levent - İstanbul

26 Ocak 2014 Pazar

Çizgilerde Edirne Mevlevileri - 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı -

Rakım Ertür'e göre "Edirne Mevlevihanesi"
[Rakım Ertür: "Edirne Mevlevihanesi"
hakkında 5 makale, Edirne Gazetesi,
16 - 20.12.1959] -
bkz. A. Süheyl Ünver:
"Edirne Mevlevihanesi Tarihine Giriş"
Anıt Sayı 30'dan ayrıbasım, 1962: 7

Edirne Mevlevihanesi'nde 19. yüzyılda bir âyin
- bkz. A. Süheyl Ünver:
"Edirne Mevlevihanesi Tarihine Giriş"
Anıt Sayı 30'dan ayrıbasım, 1962: 6

Yaşar Kalafat: Göranlarda Halk İnançları

Dr. Yaşar Kalafat
Biz daha Evvel ismi Göran olmasa da bu grubun Irak'da yaşayanları[1] ile İran Göranları[2] hakkında ayrıntılı denilemesse de çalışmalar yapmıştık. Azerbaycan Göranlarına dair edindiğimiz bilgileri dostumuz Fahrettin Şahin'den aldık. Anadolu'daki Ehli Hak ve Aliyilullah'lar Göran'dırlar ve miktarları 2 milyon cıvarındadır. Kızılbaşlar Alevidir. Tüm Göranlar Kızılbaştır ve fakat tüm Kızılbaşlar Göron değildir.[3]

2 tür Göran vardır. Bunlardan birisi Çekide, diğeri ise Çespide olarak bilinirler. Çekide olan Göranlar Bel Uşağı olarak bilinirler ve Göranlıkları atadan gelmedir. Cepside olan Göranlar Yapışkan olarak bilinirler ve Göranlıkları sonradan olmadır.[4]

Halen Bakû'de Cemhaneleri olan Alevi Göranlar, Zengi Reyonu'nun Sobu köyünden milteci olarak gelmişlerdir. Dedeleri olan Seyyid Kazın Ağa ölmüştür. Ilhıcı'dan yeni bir dedenin gelmesi için destur beklenmektedir. Bunlar Tebris'ten 100 yıl evvel başını Verenler / Başverenler olarak gelmişlerdir. Başçılıklarını Şah Hasan Ağa yapmıştır. Zengilanlı Şeyh Hasan Ağa, 'Bu herkesin başını almış getmiş' kalbine girilen kimsenin başka sevgi olmamalı, onların yerinde aşk olacağını' değer / söyler. Bu yola girenler kendinden imtina edip kendini pirine adamalı.[5]

Göranların sembolleri Tahta Kılıç'tır. Göranlar 11. Haneden Sultan Sahak Ereren Isak zuhur edipler. Ben 'Hz. Ali'yim' demiştir. O'nun 11 oğlundan 11 hanedan türemiştir. Azerbaycan Alevileri Sultan Sahak'ın en küçük oğlu Han Ateş'dendirler. Bu hanedanın adı, Ateşbeyli Hanedanı'dır.[6]

Göranlar; Tarikat, Hakikat, Marifet, Şeriat katlarından hakikat katının mensuplarıdırlar. Bu itibarla Allah bir peygamber hak anlayışı Göronlarda yoktur. Ancak, isteyen şeriata icabet edebilir.

Göranlarda bıyık ile ilgili bir kural sınırlaması vardır.. Sigara da yoktur kesinlikle içilemez.

Göronlar'da tek eşli evlilik vardır. Göronlarda Göran olmayanın kızı alınmaz ve Göran olmayana kız verilmez. Son yıllarda bu kural biraz gevşemiştir.[7]

Firuz Kutal çizdi: Biraz rahatlayalım...

© Firuz Kutal çizdi:
Biraz rahatlayalım...

Kadın Müzesi açıldı...

[KanalKultur] - Konak Belediyesi İzmir'in 5. butik müzesi Türkiye'nin ilk Kadın Müzesi'ni 23 ocak 2014 günü açtı. Böylelikle, Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi, İzmir Mask Müzesi, İzmir Neşe ve Karikatür Müzesi ile Radyo ve Demokrasi Müzesi'nin ardından Kadın Müzesi de kente kazandırıldı.

"Anadolu kadınının unutulan geçmişini, gücünü tüm dünyaya hatırlatmak, Anadolu kadınının yaratıcılığını ortaya çıkarmak, kendine güvenini desteklemek ve kendi geçmişine ait anıların canlandığı özel bir mekan yaratmak" müzenin kuruluş amacı olarak ifade ediliyor.

Müzede neler var?

Geçici sergi salonu, video art, geçmişten günümüze kadınlar, antik dönemde Anadolu'da kadınlar, öncü kadınlar, koleksiyon eserler, protesto ve kadınlar, enstelasyon odası, atölye, arşiv, depo, kütüphane ve yönetici odası olmak üzere müzede toplam 13 oda bulunuyor. Müzenin her odası farklı konseptlerde hazırlanmış.

Müzenin girişinde ziyaretçileri Nebile Hanım ile Viyana Başkatibi Tahsin Bey'in 1929 yılında Ankara Palas'ta yapılan düğünlerinde Mustafa Kemal Atatürk'ün, manevi kızı Nebile Hanım ile dans ettiği fotoğraf karşılıyor. Merdiven çıkışında ilk tiyatro sanatçısı Afife Jale, ilk gravür sanatçısı Aliye Berger, ilk kadın siyasi parti lideri Behice Boran, ilk milletvekillerinden Benal Arıman, ilk kadın hemşire Esma Deniz, olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcu Üner Teoman, dünyadaki ilk kadın petrol mühendisi Halide Ural Türktan, ilk kadın askeri pilot Sabiha Gökçen, ilk kadın yargıtay üyesi Melahat Ruacan gibi ilklere imza atan 50 kadının adı yer alıyor.

'Siyanürlü Altın'a Hayır', 'Cumartesi Anneleri', 'Kürtaj hakkımızdır, bedenimiz bizimdir', '8 Mart Dünya Kadınlar Günü' gibi kadın protestoları, yürüyüşleri de hikayeleriyle birlikte müzede bulunuyor.

Muazzez İlmiye Çığ, Afet İnan'ın kızı Ari İnan, Ayşen Gruda, Nurhan Damcıoğlu, Gürdal Mumcu, Zuhal Yorgancıoğlu gibi iz bırakan kadınlar da özel eşyalarını bağışlayarak müzeye katkıda yapmışlar.

25 Ocak 2014 Cumartesi

gecekondu

[Sabri Çakır - KanalKultur] - gecekondu

1. Etimolojisi

Her dilde olduğu gibi, Türkçe'de de kimi varlıkların birden çok sözcükle adlandırıldığı, kimi eylemlerin de birden çok sözcükle anlatıldığı olur(Özel, 1977:49). Bunların bir kısmı belirli geçmişi ile kurulan birleşik sözcüklerdir.[1] Böylece birleşik ya da bileşik sözcük adını verdiğimiz öğeler, kavramlar ortaya çıkar.Gecekondu kavramı da yapısal olarak iki sözcükten oluşmuş bileşik bir sözcüktür. Birinci sözcük "gece", ikincisi ise konmak eyleminden türetilmiş "kondu" dur.[2] Gecekondu sözcüğü, taşıdığı toplumsal niteliklerinden ötürü de bir kavram biçimini almıştır.

Gecekondu sözcüğünün, bir kavram olarak dilimize girişi, 1940-1950 yılları arasına rastlamaktadır. Sözcüğün yaratılışı, ne kültür kurumları ne de özel bir kurum aracılığı ile olmuştur. Sözcüğün yaratılışında ve dilimize kazandırılmasında birinci etken halktır. Halkın bir "yapma" eylemi sonunda ortaya çıktığı kuşkusuzdur. Başka söyleyişle, "gecekondu kavramı halkça yaratılmış, üretilmiş bir kavramdır"(Geray, 1968:12).

Genel bir anlatımla bir gecede, çok çabuk olarak yapılan bir barınak anlamını içerir (bkz.Yasa, 1966:33). Tümüyle olmasa da genellikle köylerden ve kırsal kasabalardan göç eden insanlarca, "kentin çeşitli bölgelerinde sıkışık ve geniş kümeler halinde inşa edilen bu gibi yapı ve semtler, gecekondu bölgelerini doğurmuştur"(Yasa, 1968:176; Kongar, 1978:400).

2. Sosyal İçerikli Tanımlar

Gecekondu yerleşimleri çok çeşitli biçimlerde tanımlanmaktadır. Başlıcaları fiziksel görünüşü ve yasal statülerine göre yapılmıştır. Birleşmiş Milletler gecekonduyu, "yasal olmayan yer işgali ya da az gelirli kimselerin yaptıkları barınak" (Karpat, 1976:15) olarak tanımlamıştır. Başka anlatımla, Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği tanıma göre, bir arazinin yasal olmayan yollardan işgali ve üzerine düşük gelirli kişilerce binaların yapılmasıdır. Üçüncü Dünya ülkeleri ise, gecekondu yerleşimlerini yasal bir kavram olarak kabul etmekte ve özel mülkiyetin ihlali olarak görmektedir (Karpat, 1976:16). Türkiye'de de belli başlı araştırmalarda, bu tür tanımlarla bağdaşır gecekondu tanımlarına rastlamaktayız. Bunlardan sosyal içerikli olanları örnekleyebiliriz:

Bu Dem: Biz demleri derman bildik / Özümüzü demle sildik / Gördüğünüz hale geldik / Bu dem bizi insan etti...

Ali Akbar Moradi ile İran'daki müzikseverlerle buluşturduğu "The Companion" adlı albümü Türkiye'de de dağıtılan Ulaş Özdemir'in solo albümü "Bu Dem", Kalan Müzik tarafından 2008'de yayınlandı.

Özdemir'in, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş geleneksel Alevi-Bektaşi çalgıları dede sazı ve (ruzba) ile canlı olarak kaydettiği albüm, tamamı kendisi ve babası tarafından derlenmiş deyişlerden oluşuyor.

Ulaş Özdemir'in geleneksel Alevi-Bektaşi müziğini genç kuşaklara tanıtmak amacıyla kaydettiği albüm, "Bu Dem"de süren bir muhabbetin kayda geçirilmiş halini yansıtıyor. Eserde 11 deyiş bulunuyor.

Ariflerin kıblegahı
Şöyle bir sultanım vardır
Hakk'a bend eylemiş rahı
Gönülde mihmanım vardır

Elif Lâm Mim oldu ispat
Ye ile eyledi irşat
Ledünnü ilmine hikmet
Türlü gevher kânım vardır

Erenler gülbengin çeker
Âşıklar gözyaşın döker
Ab-ı zemzem oldu şeker
Halîl ür rahmanım vardır

İsmin metheder gaziler
Gönül aşnasın arzular
Yürekte yaram sızılar
Saracak Lokmanım vardır

Cür'asın içen mest oldu
Derdine düşen hast'oldu
Sadık ders aldı ust'oldu
Bir ismi Süphanım vardır

Söz: Âşık Sadık (1771-1837)
Kaynak: Kör İbo
Maraş / Çağlayancerit / Bozlar Beldesi
Derleyen: Ulaş Özdemir

Yakın Tarihten Notlar: Saltanatın Dervişleri,Dervişlerin Saltanatı: İstanbul'da Mevlevilik

İstanbul'un tasavvuf tarihine ışık tutan "Saltanatın Dervişleri Dervişlerin Saltanatı: İstanbul'da Mevlevilik" Sergisi 2007 Mevlana Yılı'nda, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi'nde sanatseverlerle buluştu.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İslam tarihinin en büyük mistik şairlerinden olan Mevlana Celâleddin Rûmî'nin (1207 - 1273), 800. doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO tarafından ilan edilen "Mevlana Yılı"nda, İstanbul'un tasavvuf tarihine ışık tutan bir sergiyi; "Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı: İstanbul'da Mevlevilik" sergisini, sanatseverlerle buluşturdu.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Osmanlı İmparatorluğu'nun görsel arşivinde önemli bir yer tutan İstanbul Mevleviliği'ne ait levha, gravür, fotoğraf ve gündelik hayata ilişkin objelerden oluşan, küratörlüğünü Ekrem Işın'ın, danışmanlığını Prof. M. Baha Tanman'ın yaptığı "Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı: İstanbul'da Mevlevilik" sergisiyle, sema eden, ney üfleyen dervişlerin büyüsüyle, evrenin sınırlarına doğru gizemli bir yolculuğa çıkardı.

İstanbul Mevlevihaneleri'ndeki sanatın, musikinin ve edebiyatın ince örneklerin yer aldığı sergide; Sadberk Hanım Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yıldız Şehir Müzesi, Galeri Alfa, Suna ve İnan Kıraç, Baki Baykara, Ayşe Yetişkin Kubilay, M. Baha Tanman, Ekrem Işın ve Emin Barın koleksiyonlarından derlenen toplam 76 orijinal eser arasında, değer biçilemeyen levhalar, sikkeler, defterler ve semazen kıyafetleri de vardı.

Sergide, özel koleksiyonlardan ve müzelerden derlenen eserler, tasavvuf geleneğinde önemli bir yeri olan İstanbul Mevleviliğini yakından tanıma imkanı sağladı. Sergideki eserler arasında bulunan Şeyh Galib'in Hüsn-ü Aşk'ı, Hamamizade İsmail Dede Efendi'nin kudümü, dervişlerin kaleminden çıkan hat levhaları özel bir öneme sahipti. Özellikle Yenikapı Mevlevihanesi'nin son şeyhi Abdülbaki Dede'nin torunu Baki Baykara'nın koleksiyonundan seçilen fotoğraflar, levhalar, sikkeler, semazen kıyafetleri ve müttekalar, görülmesi gereken eserler arasındaydı. Keza, pek çok yabancı ressamın eserlerini de bulmak mümkündü.

İstanbul'u ziyarete gelen sanatçılar, karşılaştıkları Mevlevî dervişlerini kendi üsluplarıyla aktarıyorlar; kâh bir ayinde sema eden dervişleri resmediliyor, kâh bir Mevlevihane fotoğraflanıyor.

14 kasım 2007 Çarşamba 19:00'da Pera Müzesi'nde gerçekleşen davetle İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde açılan "Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı: İstanbul'da Mevlevilik" sergisi, 15 Kasım 2007 tarihinden, 30 Mart 2008'e kadar İstanbulluların ziyaretine açık kaldı.

İstanbul Mevleviliği

13. yüzyıldan itibaren Mevlevilik, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethiyle Konya'dan İstanbul'a uzanan yolda, İstanbul'un Avrupa rönesansına dönük yüzü nedeniyle Dünya üzerindeki yerini alır. 1491'de kurulan Galata Mevlevihanesi'yle birlikte Balkanlar ve Akdeniz coğrafyasına yayılma imkânı bulduysa da, İstanbul Mevleviliği'nin temelleri 17. yüzyıl ortalarından itibaren İstanbul'daki Mevlevi şeyh aileleri tarafından atılır.

24 Ocak 2014 Cuma

Osmanlı İç Savaşı: Bayezid'in Oğulları

28 Temmuz 1402'de, Ankara yakınlarında büyük bir savaş verildi.

"Bozkırların son göçebe fatihi" Timur'un ordusunun karşısında, Anadolu Selçuklularının mirasına sahip çıkabilmek için Sultân-ı Rûm unvanını benimsemiş Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid vardı.

Savaş, Osmanlı ordularının yenilmesi ve Sultanın tutsak edilmesiyle sonuçlandı. Timur'un orduları bu galibiyetten sonra Anadolu'yu dokuz ay boyunca talan etti ve Bayezid'in kendi topraklarına kattığı Türk beyliklerini yeniden oluşturdu.

Timur'un 1403 baharında Asya içlerine dönmesinden sonra, Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Bey, Mehmed Çelebi ve daha sonra Musa Çelebi onbir yıl boyunca, Osmanlıların altıyüz yıllık tarihinin ilk (ve belki de en sert) taht kavgası nedeniyle çatıştılar.

Bu çatışmadan kazançlı çıkan, Çamurlu savaşında (5 Temmuz 1413) kardeşi Musa'yı yenen I. Mehmed oldu.

Tarihçiler, Osmanlı tarihinin bu dönemini genellikle "Fetret Dönemi" diye tanımlarlar.

Dimitris Kastritsis ise bu döneme "Osmanlı İç Savaşı" adını veriyor. Kastritsis, "Fetret Dönemi" adının muhtemelen 19. yüzyılda Avusturyalı tarihçi Josef von Hammer-Purgstall tarafından yakıştırıldığına dikkat çekiyor ve bu adlandırmanın yaşananların önemini azalttığını düşünüyor.

Kastritsis'e göre bu dönemde Osmanlı mülkü, taht üzerinde talebi olan ve her biri kendini I. Bayezid'in meşru ardılı sayan ve hem içte hem de yabancı güçlere karşı tutarlı siyasetler güden rakipler arasında bölünmüştü. İç savaş sırasında karşıt hiziplerin başındaki kişiler olan şehzadeler, tebaalarının kalbine ve zihnine seslenecek edebiyat ve törenler ve benzeri temsil araçlarından yararlanıyorlardı ve bu yüzden, en eski Osmanlı tarihlerinin bu dönemde yazılmış olması bir rastlantı değil.

Atilla Galip Pınar - Farkında | Aware

Atilla Galip Pınar - Farkında | Aware,
tuval üzerine akrilik | acryclic on canvas,
100 x 190 cm., 2013
[KanalKultur] - Atilla Galip Pınar, "Farkında" isimli üçüncü solo resim sergisiyle 4 ocak – 23 şubat 2014 tarihleri arasında Galeri İlayda'da sanatseverlerle buluşuyor.

Varoluş karşısındaki bilgisizliğinin, geçiciliğinin, çaresizliğinin, yalnızlığının ve tutsaklığının farkına varan birey, tedirgin bir ruh haline bürünür. Farkındalık, sürekli ve daha yoğun bir hal aldıkça kişi, derin bir iç bulantısı ve yabancılaşmayla yüzleşir. Artık geriye dönüşü olmayan bir yola girmiş demektir… Bu farkındalıktan yoksun, etrafını sarmalayan maddesellikle körleşmiş, kibirli günümüz insanı ise giderek doğadan kopmakta ve sığ bir karanlığa sürüklenerek kaçınılmaz sonunu erkenleştirmektedir.

Bu düşünceler, sanatçının eserlerinin kavramsal altyapısını oluşturuyor. Yapıtlarında, çoğunlukla bir kutuyu andıran iç mekanlarda, dönüşen insanlar, bağıran, ürkmüş hayvanlar, girift dallar, kökler, ağaçlar… vs. bu altyapıyla örtüşecek şekilde tasvir ediliyor.

Atilla Galip Pınar
- Portre | Portrait,
tuval üzerine akrilik
| acryclic on canvas,
135 x 90 cm., 2013
Sanatçı, tüm bu unsurların birlikteliğini betimlerken kullanacağı renkleri ve formları, psikolojik yansımalarını dikkate alarak titizlikle seçiyor. Sonuçta, kaotik bir uyumun egemen olduğu, ontolojik düşünce katmanlarından oluşan, güçlü eserler ortaya çıkıyor.

* * *

The individual who is aware of his/her ignorance against the existence, his temporality, hopelessness, solitude and captivity becomes nervous. As the awareness become constant and more intense, the person will face a deep inside nausea and estrangement. Now he is on an irreversible way…Deprived of this awareness, the arrogant people of today, who is blind because of the materiality surrounding himself, will depart from nature and he /she will make earlier of his unavoidable end, by drifting to a shallow darkness…

These thoughts constitute the substructure of the artist's works. In his works, transforming humans, shouting, scared animals, intricate branches, roots, trees..etc. mostly in an interior, like a box ,are described to overlap with this substructure.

For describing all this ingredients' cooperation, the artist chooses the colours and forms very fastidious and considers the psychological reflections of them. As a result, chaoticly harmonious, powerfull works has been occurred, which has created of ontological thought layers.

Atilla Galip Pınar's show which is the result of an detailed and intense questioning, can be seen at Gallery İlayda, between January 24th and February 23rd, 2014.

* * *

Atilla Galip Pınar
- Portre II | Portrait II,
tuval üzeri akrilik
| acrylic on canvas,
150 x 90 cm., 2013
Atilla Galip Pınar

1978 yılında Ankara'da doğdu; 1996 -1997 yılları arası Marmara Üniversitesi A.E.F Resim Bölümü'nde; 1997- 2003 yılları arası Mimar Sinan Üniversitesi G.S.F. Heykel Bölümü'nde öğrenim gördü. Mezun olduktan sonra resim çalışmalarına ağırlık verdi. 2004 yılında Umut Vakfı'nın düzenlediği 'Bireysel Silahsızlanma' konulu resim yarışmasında Birincilik Ödülü'nü kazandı.

2006 yılında RH sanat dergisinin düzenlediği 'yılın genç ressamı' yarışmasının finalistlerinden biri oldu.2012 yılında Küçükçekmece Belediyesi'nin düzenlediği resim yarışmasında Üçüncülük Ödülü'nü kazandı .Açtığı kişisel sergilerin yanı sıra, eserleri birçok karma ve yarışmalı sergilerde yer aldı . Ulusal ve uluslararası heykel sempozyumlarına katıldı.

Sanatçı çalışmalarını İstanbul'da sürdürüyor.

* * *

Atilla Galip Pınar was born in Ankara in 1978. He studied painting at Marmara University between 1996 and 1997, and then transferred to the Mimar Sinan University of Fine Arts,Sculpture deparmant.After graduating from Mimar Sinan University in 2003, he mostly concentrated on painting. In 2004, He received the first prize in the "Individual Disarmament" painting competition, which was organized by the Umut Foundation.

In 2006, he became one of the finalists in the "Young Painters of the Year" competition, which was organized by RH art magazine. In 2012,He won the third prize in Küçükçekmece municipality painting competition.Beside his personal exhibitons,he also participated many group exhibitions,national and international sculpture symposiums …

He works and lives in Istanbul.

* * *

Kişisel Sergileri

2012 "Yakın Tehlike" ArtPoint Gallery, İstanbul
2011 "Tutsak" Gallery Ihlamour, İstanbul [KanalKultur]

Atilla Galip Pınar - Farkında | Aware / 24 ocak – 23 şubat 2014; Galeri İlayda, Hüsrev Gerede Cad. No:37, Teşvikiye - İstanbul; Tel.: (0212) 227 92 92 

Nuhun Gemisi Dergisi- Anatoli Ahteri Gazetesi - Yunan İçsavaşı'nda Kıbrıslı Türk Katırcılar

[KanalKultur] - Toplumsal Tarih'in ekim 2006'da yayınlanan 154. sayısı, Yunan İçsavaşı'na katılan Kıbrıslı Türk katırcıların hikayesini anlatıyor. 15-17. yüzyıllarda baharat ticaretinin serüveni, TKP'nin desteğinde çıkan mizah dergisi "Nuhun Gemisi", Anadolu'da bulunan antik tıp aletleri ve tıbbın gelişimi, misyoner faaliyetleri ve bu kuruluşların Osmanlı Devleti ile ilişkileri, Anadolu'daki Türkçe konuşan Ortodoks aydınların çıkardığı Anatoli Ahteri gazetesi, başlangıçta kültürel düzeyde kendini gösteren Arap milliyetçiliğinin siyasallaşma süreci üzerine yazılar, Yenikapı'da ortaya çıkarılan Bizans gemileri hakkında söyleşiler Toplumsal Tarih'in 154. sayısında okurlarla buluşuyor.

Verdiği birbirinden ilginç eklerle beğeni toplayan Toplumsal Tarih'in 154. sayısı eki ise, "İstanbul'da İnsanlar ve Vapurlar".

Yunan İçsavaşı'nda Kıbrıslı Türk Katırcılar - Ulvi Keser'in kaleminden, İngiltere'nin zoruyla Yunanistan'a çıkan Kıbrıs birliklerinin içindeki Türklerin hikayesi: "Kıbrıslı Rumların İngiliz idaresine 'Savaş döneminde İngiliz ordusunda biz savaştık ve size yardım ettik. Kıbrıslı Türklerin bu savaşta herhangi bir fonksiyonları ve destekleri yoktur. O halde şimdi de siz bize yardım etmelisiniz,' diyeceğinden ve adayı Yunanistan'a ilhak edeceğinden endişe eden bazı Kıbrıslı Türkler de kendilerini savaşın içinde bulurlar. Kıbrıslı Türkler, İngiltere'ye olan sadakatlerini göstermek maksadıyla savaşa katılırlar ve böylece adanın geleceğinde söz sahibi olduklarını ortaya koyarlar."

TKP Desteğinde Bir Mizah Gazetesi - Nuhun Gemisi (1949-1950) - Levent Cantek'in, TKP'nin kontrolünde çıkan "Nuhun Gemisi" dergisini konu edindiği yazısında tek parti yönetimine muhalefet eden o dönemin mizahındaki pırıltı dikkat çekiyor: "Nuhun Gemisi, Türkiye Komünist Partisi'nin çıkardığı ya da desteklediği yayınlardan biridir. Parti Sekreteri Zeki Baştımar'ın memuriyeti nedeniyle dergi Ankara'da hazırlanıp İstanbul'da basılmaktadır. Genellikle edebiyat-kültür temalı dergiler çıkaran ya da destekleyen TKP'nin bir mizah yayınına 'el vermesinde', 1946-1950 yılları arasında çıkan Markopaşa mizah gazetesinin kazandığı popülerlik etkili olmuştur. Gazetenin yarattığı tarzın yaygınlık kazanması parti tercihlerini yönlendirmiştir. Nuhun Gemisi, Markopaşa izleyicilerinden olmakla birlikte popülerliğine ket vuracak ölçüde siyaset ağırlıklıdır."

23 Ocak 2014 Perşembe

Yakın Tarihten Notlar: Seküler Toplumlarda ve Laik Devletlerde Din Eğitimi: Türkiye ve Almanya Örnekleri

[KanalKultur] - İstanbul Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü Almanya Çalışmaları Bölümü, Goethe Enstitüsü ile işbirliği içinde 7 - 8 kasım 2008 tarihleri arasında "Seküler Toplumlarda ve Laik Devletlerde Din Eğitimi: Türkiye ve Almanya Örnekleri" başlıklı sempozyumu düzenledi.

Sempozyum, farklı din dersi modelleriyle ilgili deneyimlerin aktarılmasını, bu modellerin bütün Avrupa'yı kapsayan bir perspektiften değerlendirilmesi ve din dersinin pedagojik ve gelişim psikolojisi boyutlarının ele alınmasını amaçladı.

Sempozyum "Din Eğitimi'nin Kurumsal, Hukuki ile Siyasi Çerçevesi", "Din Eğitimin Tarihsel Gelişimi ve Bugünkü Toplumsal Ortamı", "Almanya'da Din Eğitimi Ekseninde Güncel Tartışmalar" ile "Türkiye'de Seküler ve Çoğulcu Bir Toplumun Din Eğitimi Ekseninde Aktüel Tartışmalar" ve "Din Derslerinin Pratiği" şeklinde beş ana başlıktan oluştu.

"Seküler Toplumlarda ve Laik Devletlerde Din Eğitimi: Türkiye ve Almanya Örnekleri" sempozyumunun açılışını Açılış Claudia Hahn-Raabe (İstanbul Goethe Enstitüsü Müdürü) ve Gülperi Vural (AB Enstitüsü, İstanbul Bilgi Üniversitesi) yaptı. Oturum başkanlıklarını Prof. Dr. Recep Kaymakcan (Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi), Prof. Dr.Tosun Terizoğlu (Sabancı Üniversitesi Rektörü, İstanbul), Prof. Cemal Tosun (Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi), Doç. Dr. Ayhan Kaya (AB Enstitüsü, İstanbul Bilgi Üniversitesi) ve Prof. H.-G. Ziebertz (Würzburg Üniversitesi, Din Eğitimi Bölümü) yürüttü.

Adı geçen toplantıda tartışmaya açılan bildiriler şunlardı:

Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Okuma ve Eğitim / Lesen und Bildung - 11



Öğrenmek Güç Verir! / Lernen macht stark! - Okuma ve Eğitim / Lesen und Bildung

Ayrıntılı bilgi için bkz. → lernenmachtstark.de

Rafet Arslan - Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler veya Ayna Aksinde Bu-dünkü Gündelik Hayat

[KanalKultur] - Rafet Arslan'ın Babil Kitaplığı 2: "Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" adlı sergisi, 25 ocak – 22 şubat 2014 tarihleri arasında G-art'ın yeni sanat alanı Galleryrooms Kumbaracı Yokuşu'nda izleyiciyle buluşuyor.

Çağdaş sanat sahnesinin modern (ya da postmodern) bir hikâye anlatıcısı Rafet Arslan; 10 yılı aşkın süredir hikâyelerini kolajlarına, öykülerine, resimlerine, ses kayıtlarına, performanslara döküyor.

Arslan'ın birer imge formuna döktüğü "yeni" hikâyeleri Babil Kitaplığı serisi başlığıyla ve iki ayrı etkinlik şeklinde yeni izleyici ile buluşuyor.

Rafet Arslan'nın Babil Kitaplığı serisinin ilk ayağı, "Ziggurat Terbiyicesi" kitap lansmanı ve sergisi Çukurcuma HAYAKA ARTI'da gerçekleşiyor. İkinci "Babil Kitaplığı" sergisi "Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" ise G-Art / Galleryrooms'da...

"Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler" sergisinin merkezinde sanatçının "ardışık totemler", "ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayat", "Babil kitaplığına giriş" başlıklı 3 serisi ve onlara eşlik eden yeni Hikâye fragmanları / girizgahları olan yapıtları yer alıyor.

Arslan'ın sanatında totem kavramı sonsuzlukla ilişkideki kadim olan ile gündelik hayatı işgal eden bitimsiz tüketim arasındaki zıtlığı açığa çıkaran bir metafor. Ürettiği yapıtlar ile sanatçı şu soruyu soruyor; "Totem bir işaret, alamet ise 21. yüzyıl için tahayyül ettiği totemler neyin sembolüdür? Selametin mi kıyametin mi?"

Sonsuzluğun bengi döngüsü ile gündelik olanı sürekli tüketilip hemen çöpe dönüşü, sonra geri dönüşümü ve yeniden ve yeniden üretimi ve tüketimi- döngüsü...

Kadim olanın tinsel kutsiyeti ile ve sanatın onla kurduğu etik ilişkinin karşısında tüketimin atık olma hali, geçiciliği..

"Ardışık totemler" imgeleyerek sanatçı, insan uygarlığının ard arda gelişen, döngüsüne dair yeni sorular ortaya atıyor.

Sanatçı bu karşıtlığın arkeolojisine soyunurken, aynı zamanda gündelik hayatın insan ruhu üzerine çöken ağırlığının da bir hassas terazisi. Bugünü işgal eden dünün karanlık hayaletlerinin gezindiği köhne dehlizlere girmekten, karanlık içinde ışık aramaktan ve karanlığın kendisi ile dalga geçmekten ve estetik "kara mizah" ile kahkaha atmaktan çekinmiyor. "Ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayat"larımızın aksini bize geri çeviriyor.

Sanatçı; son durağı belli bu hayatlar içinde, sonsuzluğa dair ışık huzmelerini de sürekli arıyor. Bu arayış sanatçıyı insan kültürünün tüm barbarlığı içinde parıldayan en naif arzularının kütüphaneciliğine soyunduruyor. Ansiklopedi ya da kitap ciltlerinden sonsuzluk ile iletişim kapısını çalmasını arzuladığı, kendi kitaplığını yaratmaya çalışıyor. Bu çabanın imkansızlığı ve sonsuzluğunun cazibesi ile büyülenerek, kendi "Babil kitaplığına giriş" yapıyor.

"Babil Kitaplığı" serileri Borges'in aynı adlı öyküsündeki; sürekli yenilenen ve böylece sonsuza değin kendi içinde büyüyen bir kitap / hikâye evreninden esinleniyor. Arslan'ın yazar olarak yarattığı kitaplar yanında, kült bir nesne olarak "kitap" da kendi üretimi içinde önemli bir yere sahip. Kitapla, onun sayfaları, kağıdı, cildi, kokusu duyusal bir ilişkiye geçiyor ve onu kendi sezgisel üretimi içine yediriyor.

Sanatçı; sonsuzluk ile kurduğu bu bağlantıyı, yine sonsuzluğun birer simgeleri olan Ziggurat, Totem gibi yapıların kendisinde yarattığı tinsel çarpışmalar ve bu düş evreninin bir zuhuru olarak resimler, kolajlar, asamblaj ve heykeller ile ifade ediyor.

Basılı mataryeli yeniden kurgulayarak üretilen bir sanat olarak kolaj, bunu nesneler ile yeni ilişkiler kurarak yaratan asamblaj; montaj sanatı ustası olarak nitelendirilebilecek sanatçının Türkiye'de sanat içinde özgün konumunun altını çizen unsurlar. [KanalKultur]

Rafet Arslan - Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikâyeler / 25 ocak – 22 şubat 2014; G-art / Galleryrooms Kumbaracı Yokuşu, Tomtom Mah. Kumbaracı Yokuşu No: 37/A - 38/A, Beyoğlu - İstanbul; Tel.: (0212) 243 66 22

22 Ocak 2014 Çarşamba

Halil Atılgan: Kırtıllı Felteş ve Türküleri

Dr. Halil Atılgan
- Kemal Öğretmen'in katkılarıyla -

[© Halil Atılgan - KanalKultur] - Yöre Tahtacıları Toros Dağlarını yurt edinmiş genellikle geçimlerini ağaç kesim işlerinden temin eden Alevi Türkmenlerdir. Yaptıkları işten ötürü de kendilerine Tahtacı denilmiştir. Adana'nın Kuzeyinden başlayarak Fethiye'ye kadar uzanan, Akdeniz sahil şeridinin denize bakan yamaçlarında onların yerleşik düzene geçtiği görülmektedir. Özellikle Mersin merkez, Silifke, Mut, Anamur, Adana merkez ve Karaisalı ilçesine bağlı Tahtacı köyleri dediğimiz özellikleri bünyesinde barındırarak Torosları yurt edinmişlerdir. Toros Tahtacıları zorlu bir mücadeleden sonra bugünlere gelmiş, ben hem Türk'üm, hem de Aleviyim diyerek bugünlere ulaşmışlardır. İşte bu şekilde geçmişten günümüze varlığını sürdüren köylerimizden biri de Mersin ilinin Silifke ilçesinin Kırtıl köyüdür. Kırtıl: Silifke'ye 27 km. olup ilçenin batısındadır. Denizden yüksekliği 580 m.'dir.

Köy: önce Taşucu'nun kuzey batısındaki Tahtacıbelen'e, sonra da Silifke'ye bağlı İmamuşağı köyünün bir mahallesi olan Bağalanı'nın güneyindeki Tahtacı yurdu adı verilen yere, sonra da Silifke sınırları içinde Kocapınar ile İmamuşağı arasındaki Tahtacı Sarnıcın'a, ardından da Kırtıl'ın güneybatısındaki yaylalık bir alan olan Armutlu Boyunu yurt tutmuşlar. Buradan da şimdiki yerleşim birimi olan Kırtıl'a yerleşmişlerdir. Bir kısmının da eskiden Köprübaşı köyü olarak bilinen, ilçe büyüdükçe de Köprübaşı Mahallesi olarak ad değiştiren yere yerleştikleri bilinmektedir. Kırtıllılar zaman içinde Bolacalı Koyuncu köyüne bağlandıklarından kendilerine Bolacalı Tahtacıları da denilir.

Sevelim Mengisi ve Felteş Ekibi;
sazlardan sol başta Felteş
Son yazılı kaynaklara göre Kırtıl'a 1810 yılında yerleşildiği tahmin edilmekte, ilk yerleşen kişinin Şeyh Zeynel Abidin Dede olduğu, dedenin beşinci kuşak torunlarının hâlâ köyde yaşadığı bilinmektedir. Kırtıl son nüfus sayımı kayıtlarına göre 25 hane, nüfusu 200'dür. Köyden şehre göç başlamadan önce hane sayısı takriben 250–300 olan Kırtıl'ın 1963 yılından itibaren Silifke'nin Sayağzı Mahallesine, İzmir, Denizli gibi başka şehirlere yapılan göçler nedeniyle nüfus oldukça azalmıştır. Okuma yazma oranı çok yüksektir.

Kırtıl'ı diğer Tahtacı köylerinden farklı kılan önemli bir özellik ise Felteş Dedenin bu köylü olmasıdır. Felteş'in asıl adı Ahmet soyadı Duman. Göbek adı ise Bektaş'tır. Yöre halkı önce onu göbek adıyla çağırır. Fakat içlerinde biri vardır ki bir türlü Bektaş diyemez Felteş der. Bu Felteş'in komşusunun çocuğudur. Bir gün beş gün derken Felteş tutar. Zaman içinde Kırtıl'ın Bektaş Emmisi Felteş Emmi olur. O gün bu gün Bektaş'da, Ahmet Duman‘da unutulur, zihinlere ve derleme kayıtlarına Felteş olarak geçer. Herkes onu Felteş olarak tanır, Felteş olarak da gönüllere taht kurar.

Yakın Tarihten Notlar: Aile İçi Şiddet Kurbanları,'Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu'nda Tartışıldı

[KanalKultur] - Aksaray Barosu ve Adli Bilimciler Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen "Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu"nda (27 haziran 2009, Aksaray) "Şiddet ve Cinsel Tacizde Psişik Dinamikler", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizde Yasal Düzenlemeler", "Aile İçi Şiddette Cezai Korumanın Yasal Çerçevesi", "Baroların Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Önlenmesinde Çok Bilimli Yaklaşım", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Önlenmesinde Kolluğun Rolü", "Çocuk İstismarını Tedavi ve Engelleme Merkezi", "Cinsel İstismar ve Şiddette Kriminal İncelemeler", "Muayeneler ve Otopsinin Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Tespitinde Sağlık Profesyonellerinin Rolü", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Tacizin Tespitinde Hemşirenin Rolü", "Ev içi Şiddetin Tanınmasında Hekimin Rolü- Tanıma Testleri", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz Mağdurlarına Acil Servis Personelini Yaklaşımı", "Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz Nedenleri ve Rehabilitasyonu" konuları tartışıldı.

27 haziran 2009'da Aksaray Barosu ve Adli Bilimciler Derneği işbirliği ile Aksaray'da yapılan "Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu", "Sonuç Bildirgesi" ile önemli hususlara dikkat çekti.

Aile içi şiddetin, tüm sosyo-kültürel gruplarda, yaş gruplarına görüldüğüne atıf yapılan bildirgede; daha çok kadınların maruz kaldığına işaret edildi.

"Sonuç Bildirgesi" ile aile içi şiddete en çok kadınların, çocukların, sakatların ve yaşlıların maruz kaldığı vurgulandıktan sonra, hastane acil servislerinde tedavi edilen her 9 kadından birinin; ayaktan tedavi veren kurumların acil servislerinde muayene edilen her 7 kadından birinin; her 5 gebeden birinin; istismar nedeniyle başvuran çocukların yarısının annesinin; intihar girişiminde bulunan her 3 kadından birinin; psikiyatri hastalarının % 40-70'inin "aile içi şiddet kurbanı" olduğu belirtildi.

Süheyla Taşçıer: Yaşamı Dokuyun

Süheyla Taşçıer
[Süheyla Taşçıer - KanalKultur] - yaşamı dokuyun

kırmızı gözlü cücelerle
koynuma girdi
gece
yüreğimdeki sevgi odalarını
işgal etti şimşekler
kanı çekildi denizin
yıldızlarla düet yaparken

ağzımı aya yapıştırıp
dünkü ölülerin üstüne
son yaz diye bağırdım
azrailin saatini
şakağından vurdu şeytan

deli rüzgarı
peşine takmış
kızgın atlar
tanrılara ihtar çekti

haydi çocuklar
kristaller ormanı ele geçirdi
iplikler sizin
dokuyun yaşamı

ah nasılda yiyor
böcekler birbirini

ah nasıl da ağlıyor
ölü yıkayıcılar

yelkenleri suya indirmeyin
az
az sonra
sabah yırtılacak

koca memeleriyle doğdu güneş
hamileydi

şimdi
gök kuşağı çıkacak
dilek tutun

[1 şubat 2010] - [© Süheyla Taşçıer - KanalKultur]

Mehmet Yardımcı: Dertlî Kolundaki Âşıklarda Klasik Türk Şiirinin Etkileri

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı
[© Mehmet Yardımcı - KanalKultur] - Âşık tarzı şiir geleneği ile divan şiiri arasında aynı kültür kaynağından beslendikleri için ortak yönlerin bulunması doğaldır.

Türk kültürü, tarihi ve sanatı gibi edebiyatıyla da bir bütündür. Türk şiiri de bu bütünlük içinde gelişimini sürdürmüştür. Farklı estetik çizgilere sahip olmakla birlikte aynı kültür birikimine yaslanan halk ve klasik şiirimizin ortak yanları çok fazladır.

Âşık şiiri ve divan şiiri arasındaki ortak yönleri Türk kültürünün bütünlüğü ve devamlılığı esaslarına göre ele almak gerekir. Amil Çelebioğlu'nun da dile getirdiği gibi:
"Halk ve Divan Edebiyatımızı, bütünüyle birbirine aykırı veya farklı göstermek, onları, ayrı bir kültürün ve zevkin mahsulleri imiş gibi kabul etmek ve devamlı olarak bu şekilde ele almak doğru değildir. Halk şiiri ile Divan şiiri arasında, gerek dil ve şekil, gerek muhteva bakımından muhtelif farklar bulunmakla beraber neticede, aynı milletin malı olarak bunların temelinde zevk, duygu, heyecan ve fikirde birlik ve benzerliğin mevcudiyeti, tabii olduğu kadar zarurîdir de."[1]
Bu güne değin farklı yönleri göz önünde bulundurulduğundan bu iki disiplinin birbirine zıt ve tamamen birbirinden farklı edebiyatlar olduğu sanılmış, kimilerince de arada derin uçurumlar yaratılmaya çaba gösterilmiştir.

Her ne kadar edebiyatımızı Halk Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı gibi bir ayrıma tabi tutsak da bu değişik çevre ve düşünce tarzının ürünlerinde, özellikle şiirlerinde birçok ortak noktanın bulunduğu görülmekte; birbirleri üzerine de çeşitli etkiler yaptıkları bilinmektedir. Bu konuda Fuad Köprülü "Klasik edebiyat üzerinde halk edebiyatımızın ve halk edebiyatı üzerinde klasik edebiyatımızın bir takım tesir ve aksi tesirleri göze çarpmamak mümkün değildir..."[2] demektedir.

Firuz Kutal çizdi: Terörün öldürdüğü insanlar için bir mum yak...

© Firuz Kutal çizdi:
Terörün öldürdüğü insanlar için
bir mum yak...

Adli Tıp ve Adli Bilimlerde Adli Antropoloji

[KanalKultur] - Türkiye Barolar Birliği - TÜRAVAK - Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, Adli Bilimciler Derneği'nin katkısıyla iki bölüm halinde 1-2 mart ve 8-9 mart 2014 tarihlerinde "Adli Tıp ve Adli Bilimler İleri Eğitim Programı" düzenliyor.

"Adli Tıp ve Adli Bilimler İleri Eğitim Programı"nda "Adli Bilimlere Giriş", "Ölüm, Ölüm Sonrası Değişiklikler", "Otopsi", "Kesici, Delici, Ezici Alet Yaraları", "Ateşli Silah Yaraları", "Kimyasal Biyolojik Nükleer Silahlar", "Adli Tıbbi Bilirkişilik", "Özel Bilirkişilik", "Olay Yeri İnceleme", "Adli DNA İncelemeleri", "Parmakizleri", "Adli Diş Hekimliği", "Adli Antropoloji", "Adli Psikiyatri (Cinsel suçlar ve istismar dahil)", "Adli Raporlar", "İmza ve belge incelemeleri", "Adli Toksikoloji" konuları hakkında dersler veriliyor. Ders eğitmenleri arasında şu isimler bulunuyor: Prof. Dr. Ayla Sevim Erol, Prof. Dr. Gürol Cantürk, Prof. Dr. İ. Hamit Hancı, Doç. Dr. Nergiz Cantürk, Prof. Dr. Sema Aka, Doç. Dr. Erhan Büken, Dr. Av. Savaş Özdağ, Dr. Yeşim Doğan, Av. Cahid Doğan... [KanalKultur]

TÜRAVAK - Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, Oğuzlar Mah.Barış Manço Cd. Av. Özdemir Özok Sk. No:8 Kat :1, Balgat - 06520 Ankara; Tel.: (0312) 292 59 00

Şevki Bey

Pera Müzesi, Genç Çarşamba ve Oda Müziği konserleriyle başlattığı ve Türk Müziği Konserleri serisiyle sürdürdüğü müzik etkinliklerine devam ediyor.

Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca danışmanlığında, Yrd. Doç. Dr. Adnan Çoban sanat yönetmenliğinde ve Sinan Sipahi koordinatörlüğünde düzenlenen: Türk müziğinin tarihsel, kültürel, geleneksel, sosyolojik, antropolojik, felsefî, edebî yönlerinin sunuş ve sohbetlerle ele alındığı Türk Müziği Konserleri serisinin beşincisi; 26 ocak 2014 günü, saat 15:30'da, Pera Müzesi Oditoryumu'nda gerçekleşecek "Şevki Bey" konseri.

Konserin misafir solisti Güzin Değişmez. Saz Sanatçıları: Osman Nuri Özpekel - Ud, Yeşim Altınel Çoban - Keman, Taner Sayacıoğlu - Kanun, Lütfiye Özer - Kemençe, Volkan Ertem - Viyolonsel.

Türk Müziği Konserleri: "Şevki Bey" / 26 ocak 2014, 15:30; Pera Müzesi Oditoryumu, Meşrutiyet Caddesi No.65, Tepebaşı - Beyoğlu - 34443 İstanbul; Tel. (0212) 334 99 00