Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2015 Perşembe

Dünya Karikatürcüleri Oğuz Aral İçin Silivri'de Buluşuyor: Kaçak Göçmenler | Illegal Immigtation






"Silivri 54. Yoğurt Festivali" 7 - 9 ağustos 2015 günleri arasında düzenleniyor. Bu kapsamda Silivri'de aynı tarihler arasında Silivri Belediyesi ve Don Quichotte tarafından Oğuz Aral anısına "Uluslararası Mizah ve Karikatür Etkinliği" de düzenleniyor. Söz konusu etkinlikte "Kaçak Göçmenler" konulu karikatür sergisi ile "Karikatürün Dili" adlı panel de yer alıyor. Panelde "Canlı Performans" yapılıyor...

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Erdoğan Karayel çizdi: Oğuz Aral [1936 - 2005] - Büyük Usta'ya Saygıyla...

© Erdoğan Karayel: Oğuz Aral [1936 - 2005] - Büyük Usta'ya Saygıyla...

© Erdoğan Karayel: Oğuz Aral [1936 - 2005] - Büyük Usta'ya Saygıyla...

"Bana çizmeyi ve düşüncelerimi kağıda yansıtma yeteneğini kazandıran..
değerli ustam OĞUZ ARAL'ın aramızdan ayrılmasının 11. yıldönümü..
Yine onu saygıyla ve özlemle anıyorum..
7-8-9 ağustos arası "silivri yoğurt festivali" bünyesinde gerçekleştireceğimiz
"uluslararası mizah ve karikatür etkinliği"ni "OĞUZ ARAL" anısına gerçekleştiriyoruz..
Büyük olasılık bundan böyle geleneksel olarak sürecek
ve her yıl büyük usta adına düzenlenecek..
Zira OĞUZ ARAL da bir SİLİVRİliydi..
1936 yılında bu şirin sahil ilçesinde doğmuştu..
2004 yılında en son söyleşiyi onunla ben yaptım..
Bana "DON KİŞOT" için söz verdiği çizgileri alamadan
Bodrum'da 26 temmuz 2005 günü aramızdan ayrıldı..
...
Işıklar içinde uyusun büyük usta..
Işığı biz karikatürcülere yol olsun..
Yordam olsun .. Devran olsun..
DEVRİM olsun!.."
donquichotte.org/

26 Temmuz 2015 Pazar

Yusuf Özsarfati'de Mekân, Gelenek ve Gündelik Hayat

Yusuf Özsarfati - 'Salça Yapımı, Çeltikli Köyü, Keşan',
tuval üzerine yağlıboya, 70 x 50 cm., 2010
[KanalKultur] - Yusuf Özsarfati, Türkiye'nin dört bir köşesinden derlediği izlenimlerini, kendine özgü gerçekçi üslubuyla tuvale aktarıyor; titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkardığı gerçekçi eserler, geleneği ve gündelik hayatı konu ediniyor; zengin bir çeşitlilik içeriyor.

Sanatçı, "Her nasılsa bazı mekânlar bana, elektrikle yüklüymüş hissi verip, tüylerimi diken diken ediyor ve bende o mekânla ilgili dayanılmaz bir resim yapma arzusu uyandırıyor; insanların önünden her gün farketmeden geçtikleri bu mekânları tuvale aktarıldıktan sonra görenler, 'Her gün önünden geçtiğimiz bu yeri nasıl olur da bugüne kadar farketmemişiz' diye hayrete düşüp 'Falanca yerin de resmini yapsana, biz oraya bugüne kadar senin gözünle bakmamıştık' gibi önerilerle geliyorlar. Bu durumda kendimi bir aracı gibi görüyorum. İnsanlara kendi gözümden birşeyler aktarabiliyor; biraz, birşeyleri farkettirebiliyorsam, ne mutlu bana..." diyor.

Resim uğraşısını hobi olarak sürdüren Yusuf Özsarfati'nin ilk çalışmaları suluboya, guaş ve siyah mürekkepten oluşan ve müzik dünyasının verdiği ilhamla yapılmış, bu dünyayı yansıtmaya çalışan resimler... Bale, konser ve operada, gerek oyuncuyu, gerek yorumcuyu, gerek orkestra şefini, gerekse izleyiciyi içeren, "fantastik" olarak yorumlanabilir, kolaj benzeri kompozisyonlar... Sanatçı, daha sonra, yağlıboya çalışmaya dönmüş; konuları da değişikliğe uğramış.

24 Temmuz 2015 Cuma

Şiddet, Açlık, Yoksulluk ve Sürgün: Zoraki Metropol ve Zoraki Göç

“…Örtünün altından çıkan mühim hadiselerden biri de ‘zorunlu göç’. Hani son yirmi yılda, kentlerde sorulagelen “Nereden çıktı bu insanlar?” sualinin cevabıdır, adresidir bu iki kelime. Eğer bu sualle yetinmeyip de “bu insanların neden ve nasıl çıkıp geldikleri” ve “yeni diyarlarda hallerinin nice olduğu” sorusunu da sorarsanız şayet, bin pişman olursunuz. Coğrafyanın bir ucundan diğer ucuna kurulan ‘zorunlu rota’, tuvalin en koyu renklerindendir…”

“Zoraki Göç” İstanbul Dergisi’nin 2007'de yayınlanan 61. sayısının dosya konusu. Cibali’de, Tarlabaşı’nda, Gazi Mahallesi’nde, Sultanbeyli’de ve daha nice mahallede süregelen; kısıtlı dayanışma imkanlarıyla, belleklerinde geçmişe dair biriktirdiklerini bile dile getiremeden hayat mücadelesi veren insanların öyküleri şiddet, açlık, yoksunluk ve sürgünün panoramasını çiziyor. Dosya zorunlu göçün kentlerdeki yansımalarını, bu göçler planlanır ya da uygulanırken gözardı edilen aileler, çalışanlar, kadın ve çocuklar açısından tespit etmeye çalışıyor.

Murat Belge’nin 61. sayıdaki konuğu “Moda’yı Moda yapanlardan, eczanesi entelektüel semtlilerin uğrak yeri olan Melih Ziya Sezer.” Belge ve Sezer birlikte Moda’nın sokaklarını arşınlıyor ve gidenleri, “gitmek zorunda kalanlar”ı yâd ediyor.

Eviyle beraber ruhunu yitiren gelenek 

"Lise Söyleşisi" bölümüne ise, Haydarpaşa Lisesi’nin 60. mezunları konuk oluyor. Tarihi binaların koridorlarından, yemekhanesinden, yatakhanesinden, tiyatro salonlarından ve muhabbetlerinden yükselen asli “Haydarpaşalılık” halini okurlarla paylaşılıyor.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Cumhuriyet Dönemi’nde Asker Tipolojisi: Askere Din Dersleri ile Osmanlı ve İran Etkileşimi - Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet

“Toplumsal Tarih”, ekim 2007'de yayınlanan 166. sayısında, Fariba Zarinebaf’ın kaleme aldığı “Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet” başlıklı yazıyı kapağına taşıyor.

Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı, Oğuz Tekin’in kaleme aldığı Clemens Bosch’a ait biyografi çalışması, İsmail Kara’nın “Askere Din Dersleri” başlıklı çalışması, 1970’lerin başında Türkiyeli işçilerin kurduğu 16.000 ortaklı BİR-EMEK Elektronik Fabrikası’nın tarihi, Ubaid MÖ 5500-3400 döneminde işgücü denetiminin arkeolojik kökenleri, Vedat Günyol’un yakın arkadaşı Orhan Burian’ın ablaları Mediha ve Hadiye Hanım’a yazdığı mektuplar, 1930 yılında yapılan içinde “dönme” listelerinin de olduğu bir nüfus çalışması üzerine yazılar ve daha pek çok nitelikli araştırma “Toplumsal Tarih”in 166. sayısında yer alıyor.

Arkeolog Metin Gökçay ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut ile Theodosius limanındaki kazılar ve Nuri Özbağdatlı ile Hasankeyf’teki son gelişmeler üzerine gerçekleştirilen söyleşiler, 1 Eylül Dünya Barış Günü, 12 Eylül’ün 27. Yıldönümü ve İstanbul’dan Viyana’ya uzanan etkinlikler dergi kapsamındaki yazılarda irdeleniyor.

Fariba Zarinebaf, “Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da Modernite ve Meşrutiyet” başlıklı yazısında, İran meşrutiyet hareketinin Osmanlı’daki gelişmelerden nasıl etkilendiğini ve İran’daki Azeri nüfus dolayısıyla Türkçe’nin bu etkilenmede oynadığı önemli rolü anlatıyor.

Niyazi Kızılyürek’in “Taksim Tezinin Doğuşu” başlıklı yazısı Kıbrıs Rum toplumunun ve Kıbrıs Türk toplumunun “farklı milliyetçilik”lerine değinirken özellikle sömürgeci İngiltere’nin jeostratejik kaygılarla Türkiye ile diplomatik faaliyetleri sonucu ortaya çıkan “Taksim Tezi”nin doğuş sürecini anlatıyor.

Biz İstanbullular Böyleyiz! Fener’den Anılar

Haris Spataris, 1906, İstanbul Fener doğumlu. Ailesi 1922’de Yunanistan’a göç etmiş.

Çocukluğuna ait ilk anılar Balkan Savaşı’nın mahallesinde yarattığı gerginliklere, İstanbul’a yığılan muhacirlere ilişkin. Sonra Birinci Dünya Savaşı patlıyor, İstanbul işgal ediliyor, Yunan kuvvetleri İzmir’e çıkıyor.

Bu siyasi gelişmeler İstanbul Rum cemaatinin milliyetçiliğini körüklüyor. Yunan ordusunun Anadolu’da yenilgiye uğraması cemaatin umutlarının yıkılmasına yol açıyor.

“Küçük Asya Felaketi”nden sonra, Mübadele İstanbul Rumlarını kapsamasa da, artık kendileri için bir gelecek olmadığını düşünen bazı Rumlar doğdukları şehri terk ediyorlar.

İşte böyle bir siyasi geri planda dikkatli bir gözlemci Spataris. Bizlere, binaları yerinde kalsa da artık var olmayan bir dünyayı anlatıyor: Fener’in ara sokakları, evler, insanlar, vapurlar, sandallar, sandalcılar, patrikhanenin papazları, sokaklardaki havagazı lambalarını yakıp söndüren memurlar, mahallede yanan ilk elektrik ampulü, “dünyanın merkezi” Galata, gençliğinde onu heyecanlandıran Galata’nın kötü şöhretli evleri, Bolşevik devrimi sırasında Rus elçiliği önünde çatışan Ruslar, Rumların “tavan taburu” (askere gitmemek için tavan arasında saklananlar), Tünel’in onarılması, Rum cemaatinin ileri gelenleri. Rumların yemekleri, eğlenceleri, bayramları, hamam sefaları… Ayazmalar, yangınlar, tulumbacılar, sokak satıcıları, Ermeniler, Kürtler, Yahudiler…

Bu anılar eski İstanbul’la ilgili bir çok ayrıntıyı gözler önüne seriyor. Örneğin 1873’te yapılan Galata Tüneli’nin eski vagonları hakkında şöyle yazmış:

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Osmanlı'da Harem ve Cariyelik

Osmanlı saray teşkilatı içinde Harem-i Hümâyûn’un kavram olarak hem somut (fiziki mimari) hem de soyut birer karşılığı vardır. Fiziki bir yapı olarak Harem-i Hümâyûn, padişahın, aile üyelerinin ve onlara hizmet eden cariyelerin yaşadıkları, dışa kapalı bir mekânı temsil ederken, mimari olarak incelendiğinde Osmanlı saray teşkilat, teşrifat ve âdâbın tüm izlerinin, mekâna yansıdığı görünür.

T. Cengiz Göncü'ye göre, "Harem" ve "Harem-i Hümâyûn" kavramlarının soyut anlamı ise çoğu kez dikkatlerden kaçar. Harem kelimesi Osmanlı sarayı için söz konusu olduğunda sadece sarayın hanımlar için ayrılan özel bir bölümünü ifade ettiği sanılır. Oysa bu kavram başta padişah olmak üzere tüm saltanat ailesinin özel yaşamlarını, kişisel ilişkilerini dış dünyayla paylaşmadıkları daha mahrem bir alanı kapsar.

Harem-i Hümâyûn söz konusu olduğunda çağrışım yapan bir diğer kavram da cariyeliktir.

Cariyelik, "Harem-i Hümâyûn"un temel insan kaynağını sağlayan bir kurum olması bakımından büyük önem arz eder.

Göncü, "Cariyelik" kavramının tarihsel süreç içinde gerçek anlamından farklı anlamlar kazandığından yola çıkarak, padişahların saraydaki çok sayıdaki eşlerinden her biri olarak akla ge(tiri)len cariyeliğin, Osmanlı saltanat yapısı ve daha genel anlamda Türk-İslam kültür ve medeniyetine olumsuz bakışın aracı olarak kullanıldığını, genellikle söz konusu olan yaklaşımın doğruyu aramak araştırmak yerine Batılı harem ve cariye tasvirlerinin kabullenilmesi olduğunu ileri sürmektedir.

21 Temmuz 2015 Salı

18. Yüzyılda İstanbul'un Değişen Çehresi

Kaynak: PeraMuzesi 

[KanalKultur] - 18. yüzyılda İstanbul'un mimari sahnesindeki yaratıcı değişim, iki safhada, III. Ahmed (1703‒1730) ve oğlu III. Mustafa (1757‒1774) devirlerinde gelişir. İkisinin yönetimi arasında ise, Osmanlı mimarisinde bir dönüm noktası sayılabilecek yapı, III. Ahmed'in yeğeni I. Mahmud (1730‒1754) tarafından başlanan ve onun kardeşi III. Osman'ın (1754‒1757) tamamlattığı Nuruosmaniye Camii yer alır.

Lâle devri olarak anılan III. Ahmed zamanı, bakış açılarının genişlediği bir devirdir. Saray yaşamı köşk ve saraylarla şehre, kıyılara, civardaki ormanlara açılır. Diğer önemli değişiklik, Lâle devrinin sembolü haline gelen süslemedir. İç mekândan dış yüzeylere yayılır ve şehrin yeni bir çehre kazanmasını belirler. Anadolu Selçuklu devrinden beri ilk defa olarak taş dekor, yeniden şehrin bir parçası olur. III. Ahmed'in annesi Emetullah Gülnuş Sultan'ın Üsküdar'daki çeşmesi, minyatür bir Anadolu taçkapısı görünümü ile, bir başlangıç oluşturur. Onu izleyen bir dizi çeşme, dekorlarındaki Batı kadar Doğu'ya da bakışlar ve geleneksel taş işçiliğinin yeni yorumları ile, yüzyılın sanatını yönlendirir. III. Ahmed'in 1728/29 tarihli, Üsküdar'da ve Topkapı Sarayı önünde yer alan iki çeşmesi, meydan çeşmesi gibi yeni bir tip oluşturur. Meydan ortasındaki zengin dekorlu büyük mermer bloklar, bir yenilik olarak şehir dokusuna yerleşir.

Fotoğraflarla Edirne Mevlevileri - 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı -

Edirne'de son Mevlevi Şeyhi Ahmet Selahattin Efendi

Edirne Mevlevileri 1900'lerin başları

Edirne Mevlevileri 1900'lerin başları:
Ali Eşref Dede, Kamil Dede, Selahattin (Şeyh)...

Edirne Muradiye Camii ve Mevlevihanesi

Devrim Erbil - Bodrum - Bodrum 2015

Devrim Erbil - "İstanbul Topkapı'ya Bakış",
tuval üzerine yağlıboya, 100 x 150 cm., 2015
[KanalKultur] - Devrim Erbil, “Bodrum - Bodrum 2015” başlığı altında topladığı çalışmaları ile 17 temmuz – 4 ağustos 2015 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Palmarina (Yalıkavak – Bodrum)  mekanında izleyiciyle buluşuyor.

Türk Resim Sanatı’nın yaşayan en önemli temsilcisi Devrim Erbil, kendisiyle özdeşleşen çizgilerini, kendi söylemiyle “öteden beri uygarlık kenti, görsel sanatların tapınağı” Bodrum’da sanatseverlerin seyrine sunuyor.

Usta sanatçı, aynı zamanda kentin dokusunu oluşturan çizgilerini, kenti meydana getiren yapıların mimari planlarıyla bir araya getirerek, çizgiyi, resmin plastik unsurundan öte kavramsal bir zemine taşıyor. Bu bağlamda mimari form, yapıyı oluşturan teknik ögeden bağımsızlaşarak, yaşamı oluşturan bir kurguya dönüşüyor.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Almanya'da Göçmen Ailelerde Beslenme Alışkanlıkları Tehlike Sinyalleri Veriyor...

Prof. Dr. Havva Engin, 7 temmuz 2015 günü, Baden-Württemberg Tüketici Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan, "Tarımı Destekleme Dairesi"nin Schwäbisch Gmünd’te beslenme elemanları için gerçekleştirdiği çalıştayda, "Göçmen Ailelerde Beslenme Alışkanlıkları ve Veli Eğitimi" başlıklı bir sunum yaptı.

Prof. Havva Engin, sunumunda göçmen kökenli çocukların, Alman yaşıtlarına göre daha sağlıksız beslendiğinin altını çizerek, yapılan araştırmaların bu gidişatın en kısa zamanda önüne geçilmesi gerektiğini gösterdiğini vurguladı. Sağlıksız beslenme ve buna bağlı olarak okul öncesi yaşta bulunan obezite vakıasının en yoğun şekilde Türk, Arap ve Rus kökenli aileler arasında görüldüğünü ifade etti..

Prof. Havva Engin'e göre, bu bağlamda, kreş eğitmenlerine ve ailelere sağlıklı beslenme konusunda danışma hizmeti veren görevlilere büyük görevler düşüyor. Birçok ebeveynin, çocuğunu bilmeden veya iyi niyetle onun ihtiyaçlarının dışında beslenmeye teşvik ettiği görülüyor. Yapılan çalışmalar, göçmen ebeveynlerin azımsanmayacak bir kısmının, çocuklarının tükettiği gıdaların ne kadar çok enerji içerdiğini bilmediğini gösteriyor. Keza, sınırsız şekerli içecek tüketmenin ve abur cubur diye adlandırılan ara öğünlerin, çocuklar için ne denli büyük tehlikeler arz ettiği göçmen veliler arasında pek bilinmiyor. Göçmen velilerin, bu tür beslenme alışkanlıklarının; kalp hastalıklarına, yüksek tansiyona, karaciğer yağlanmasına, kemik ve eklem erimesine kadar ciddi rahatsızlıklara yol açtığından da pek haberleri bulunmuyor.

Kaynak: Veli Akademisi Heidelberg

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Pari Dukoviç ve Kırkpınar

[KanalKultur] - Pari Dukoviç: 1984 İstanbul doğumlu... İlkokulu Zapyon Rum Lisesi'nde okudu. Eyüboğlu Koleji'nden mezun olduktan sonra, fotoğraf bursu ile "Rochester Institute of Technology"e kabul edildi ve aynı üniversitede eğitimini tamamladı.

Üst üste aldığı ödüller ve fotoğraflarının New-York Times, Marie Claire, Skylife gibi bir çok ünlü gazete ve dergide yayınlanmasıyla profesyonel bir fotoğrafçı oldu. "Photo District News" tarafından "Dünyanın En Yetenekli ve Yükselen 30 Fotoğrafçısı" ödülüne layık görüldü. 2001 yılında "Ernie Anastos" Gazetecilik Ödülü'yle onurlandırıldı. 2005 yılında fotoğrafçılık alanında özel vizyona sahip tek genç sanatçıya verilen "Kodak Yükselen Fotoğrafçılar Ödülü"nü aldı. 2006 yılında yaptığı bir proje, reklam fotoğrafı dalında Amerikan Reklam Federasyonu (ADDY) tarafından birinci seçildi. 2010 Amerika Uluslararası Fotoğraf Ödülleri'nde derece sahibi oldu. 2011 Uluslar arası Londra Fotoğraf Festivali'nde finalist oldu ve sergi açtı...

Türkiye'nin kültürünü en iyi şekilde tanıtacak bir proje hazırlamak için kendisine, Osmanlı başkenti Edirne'yi ve "Kırkpınar Güreşleri"ni seçti... Bu projesiyle Amerika'da fotoğrafın oscarı sayılan PDN ödülünü aldı ve fotoğrafları derginin mart 2011 sayısında yayınlandı. Nihayetinde 7 temmuz 2011'de "Kırkpınar" adıyla Edirne'de [ Ekmekçizade Kervansarayı Kültür Merkezi, Eski İstanbul Cad, 126, Ayşekadın - Edirne; Tel: (0284) 213-1853] bir sergi açtı..

Güreşçilerin güreşe çıkmadan önceki dualarını, yağlanmalarını, davul törenini, cazgırı çekmek içinse digital yerine analog bir makineyi tercih etti. Böylece güreşlerin nostaljik yanını vurguluyor... [KanalKultur]

Kur'an-ı Kerim, Osmanlı, Kütahya, 19. yüzyıl - Nesih hat örneği

Kütahya Ulu Camii'nden Kur'an-ı Kerim, 19. yüzyıl Osmanlı Dönemi;
nesih hat ile yazılmış; sayfalar tezhiple çerçevelendirilmiş;
baş sayfaları bitkisel motiflerle süslenmiş...
/ Selimiye Vakıf Müzesi, Edirne (2009) 

12 Temmuz 2015 Pazar

Professore

[KanalKultur] - Stephane Graff, 1965 yılında Londra'da doğdu. İlk kişisel sergisini 1988 yılında Londra'da sanatseverlerin beğenisine sundu. Klasik sanat anlayışının ötesine geçerek akımların sınırları arasına hapsolmayan felsefesi ile çalışmalarını Londra'da sürdürüyor. Fotoğraf, yağlı boya resim ve heykellerden oluşan eserlerinde ana temayı; "kimlik", soysal "düzen" ve "öteki"ne karşı önyargılar ve bu önyargının sorgulanması oluşturuyor...

"Professore", Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi "Operation Room" [Güzelbahçe Sokak No: 20, Nişantaşı - 34365 İstanbul; Tel.: (0212) 444 3 777] , 16 aralık 2010 - 30 ocak 2011 tarihleri arasında, ev sahipliği yaptığı ve Stephane Graff'ın ikinci kişiliğini yansıttığı sergisinin adı...

Stephane Graff, sergide toplumun bilim ve müesseselere duyduğu sonsuz güvenin yarattığı sorunları göz önünde tutarak ve etrafındaki kimliklerle sosyal düzeni nasıl algıladığını gösteriyordu...

Stephane Graff'a göre; "Professore eşsiz bir çalışmadır! Professore'de sanatçı iyi eğitimli, saygın ve nitelikli bir bilim adamı görüntüsüne rağmen, edindiği karmaşık ve sıra dışı deneyimle kendini dünyamızdan izole ediyor ve toplum tarafından anlaşılmaz bir hale getiriliyor. Göründüğünden çok daha büyük olan bu kişilik; dramatik bir şekilde görgü ile kararsızlık, kontrol ile aksama, dâhilikle delilik gibi sınırlar arasında sürekli gidip geliyor. Bu sergim, aynı şekilde, kişiliğin ikiliğiyle de ilgileniyor."

Sergi, "Professore" mefhumunun sadece oynanacak bir rolden mi ibaret olduğunu veya değişik bir kimliğe sahip olmanın yarattığı daha derin psikolojik sorunların mı ihsas ettiği sorusuna yanıt arıyordu.

Nihai olarak, sergi ortaya çıkan kimliğin sanatçının mı yoksa "Professore"nin mi gerçek şahsiyetini yansıttığını da sorgulatıyordu Ve acaba, birinin, diğeri olmadan var olması mümkün müdür? sorusunu da akıllara getiriyordu.

10 Temmuz 2015 Cuma

Geleneksel Türk Sanatı – Camaltı ve Aynur Ocak

© Aynur Ocak'ın Ferhan Atalay, Rabia Çalışkan ve
Ercan Parlak'la birlikte Krişna Sanat Merkezi'nde
[Kennedy Cad. No:29/3, Kavaklıdere - Ankara;
Tel.: (0312) 418 02 53] 20 aralık 2010 – 15 ocak 2011
 tarihleri arasında açtığı
"Geleneksel Türk Sanatı - 1: Camaltı" adlı sergisinden 
Camaltı resim sanatı, Türk halk resminin önemli bir dalını oluşturuyor.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başında büyük bir gelişme gösteren camaltı resimleri, işledikleri konular bakımından genellikle dinsel kökenli oldukları için halk tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmış.

Bu resimlerin insanı nazara, hastalıklara, türlü afetlere karşı koruyucu bir güce sahip olduklarına ve bulundukları yere bereket, bolluk getireceklerine inanılıyor.

Bu nedenle, eskiden gelinlerin çeyiz sandığına, yataklarının başucuna asılmak üzere camaltı bir Şahmaran resmi koyulurdu...

Aynur Ocak

1955'te Ankara'da doğdu. 1977'de G.E.E. Resim Bölümü'nü bitirdi.

Gelenek / Bellek: Ferhan Taylan Erder ve Hıdırellez'in Seramik Kiliyle Tasarımı

© Ferhan Taylan Erder'in 'Gelenek / Bellek'
isimli seramik sergisinden [5 – 23 mayıs 2011;
Galeri Selvin, Arnavutköy Dere Sok. No:3,
Arnavutköy, Beşiktaş - İstanbul; Tel.: (0212) 263 74 81]
"Hıdırellez, Anadolu kültüründe umuda, aydınlığa açılan baharı karşılama şenliği. Yeşil ve Güneş bahar simgesi olarak öyküde Hızır ve İlyas kardeşlerin buluşması ile örtüşüyor ve geleneksel şenlik ve kutlama günü olarak yerleşiyor.

Uçurtmaların rüzgarda salındığı, dileklerin, çakıl taşları üzerine yazılıp gül ağacı altına bırakıldığı, doğum / yaşam simgesi renkli yumurtaların yeşillik arasına saklandığı, doğanın toprakla yeniden canlanma enerjisinin paylaşıldığı şarkılı, oyunlu şenlikler..." Ferhan Taylan Erder ["Gelenek / Bellek" sergisi]

1968 Roma Siyasal Bilgiler Fakültesi, İletişim Bilim ve Teknikleri Bölümünü bitiren Ferhan Taylan Erder, 1959 yılında kurulan Taylan Seramik Fabrikasında seramik kilini görsel tasarım ve sanat malzemesi olarak benimsedi. 1985 yılı İtalya Gualdo Tadino Uluslararası Büyük ödülünün sahibi. Faenza Uluslararası Sanat Seramiği sergisine katıldı..

Sanatçı neden seramik yaptığını şu cümlelerle anlatıyor:

9 Temmuz 2015 Perşembe

Abdallığın Binasını Sorarsan


Video alıntı kaynağı: Emine Sonnur Özcan

Belgesel, Anadolu'nun dört bir köşesine yayılmış halde bulunan ve asırlardır davullarıyla, zurnalarıyla, sazlarıyla, kemanlarıyla; düğünlerde ve eğlencelerde halkı şenlendiren ama ne yazık ki bugün "ekmek" derdi için enstrümanlarını ve sanatlarını bırakıp bambaşka işlerle uğraşmak zorunda kalan Abdalları anlatıyor...

Tabii Abdallarla birlikte tıpkı onlar gibi can çekişen asırlık bir kültürel miras binasının nasıl yıkılmaya yüz tuttuğunu da...

Candan Murat Özcan

1966'da, Elmadağ'da (Ankara) doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölümü'nden mezun oldu. 1988-1995 yılları arasında Günaydın, Hürriyet, Sabah gibi çeşitli ulusal gazete ve dergilerde foto muhabirliği yaptı. 1995-2009 arasında bağımsız bir prodüksiyon ajansında belgesel film kameramanı ve görüntü yönetmeniydi. Halen fotoğrafçı ve görüntü yönetmeni olarak serbest çalışıyor.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Tevhid | Oneness

Tevhid | Oneness - Tasarlayan ve Yöneten: Şule Ateş
"Tevhid | Oneness" garajistanbul'da [Tomtom Mah. Yeni Çarşı Cad. Kaymakam Reşat Bey Sk. No:11a, Galatasaray - Beyoğlu - 34433 İstanbul, Tel.: (0212) 244 44 99] 22 - 26 kasım 2010 tarihleri arasında Şule Ateş tarafından tasarımlanan ve yönetilen performansın adı.

Etnik kimliklerimizi ve bu kimliklerin taşıdığı kültürel kodları, egzotik ya da folklorik olmadan, günümüz sanatı içinde ifade edebilmenin bir yolu olabilir mi? Kültürel belleğimizden vaz geçmeden, hatta oradan beslenerek 'güncel sanat alanı' için, özgün bir 'seyirlik' biçim tasarlanabilir mi? Çağımızın kentli bir bireyi olarak sanatçı, geleneksel değerlerini, sanatsal kimliği üzerinden ne kadar anlayabilir ya da içselleştirebilir? "Tevhid | Oneness" bu soruların ve cevaplarının peşinde yapılan bir yolculuğun hikayesi...

"Tevhid", İstanbul'da doğmuş ve büyümüş bir sanatçı olan Şule Ateş'in, kendi köklerinin peşinde Erzincan'a yaptığı yolcukla başlıyor. Bu yolculuğu ve ailesinin yaşlı bireyleriyle yaptığı röportajları bir videoya dönüştüren sanatçı, bir yandan da Alevi inancının özünü, Alevi Dedeleri ve Bektaşi Babalarıyla yaptığı görüşmelerle anlamaya çalışıyor. Bir dünya metropolünde doğmuş ve büyümüş bir sanatçının, bu geleneksel kültürel olgularla ne şekilde ve nasıl 'ilişkilenebileceğini' çözümlemeye uğraşıyor. Performans, bu arayışın hikayesini ve çözümleme sürecini video, dans ve müzik disiplinleri üzerinden kurgulayarak bir 'eser'e dönüştürüyor.

Doğu, Batı ve Kadın

Batı’daki Türk kadını imgesine tepkisel olarak gelişen bazı anlatımlarda Türk/Osmanlı kadınlarının başka kadınları ‘ötekileştirmesi’ni göz ardı etmemek kendimizle yüzleşmemiz açısından önemli ve güncel bir durum.

Kitapta bunun tarihsel ve kültürel arka planları tartışılırken 1913-1930 yılları arasında dile getirilmiş, ancak etkileri bugün de artarak süren bir takım örtük ırkçı söylemler, modern kadınlık ve kimlik kurgulamaları ile kadın haklarına dair bazı argümanlar da inceleniyor.

Garbiyatçılık Batı-karşıtı bir söylem gibi sunulmadan, Şarkiyatçılık ise feminist ve Osmanlı sıfatlarıyla birlikte güncel referanslarla tartışılıyor.

Zeynep Hanım’ın 1913’te kaleme aldığı A Turkish Woman’s European Impressions, Halide Edib Adıvar’ın 1926’daki Memoirs’i (1926) ve Selma Ekrem’in 1930’daki eseri Unveiled: The Autobiography of a Turkish Girl, gezilerin anlatıldığı kısımları ele alınarak inceleniyor.

Marksizme Marksist Müdahaleler ve Marksist İslam Analizi...

Nesin Matematik Köyü'nde, 16 - 19 temmuz 2015 tarihleri arasında "Anaakım Bilime Karşı Marksist Müdahaleler" başlıklı bir sempozyum düzenleniyor.

Sempozyumun "Düzenleme Kurulu"nda Ali Cenk Gedik, Ali Emre Eyol, Alper Dizdar, Cenk Saraçoğlu, Ekim Nehir, İzge Günal, Mesut Yıldız, Pınar Çağlar ve Semiha Özalp Günal; "Danışma Kurulu"nda Ahmet Cemal, İlker Belek, İzzettin Önder, Korkut Boratav, Metin Çulhaoğlu, Nurettin Abacıoğlu, Taner Timur ve Tülin Öngen bulunuyor.

"Açılış Oturumu" dışında 6 oturumun yer aldığı sempozyumun "Açılış Konulması"nı İzge Günal yapıyor.

"Açılış Oturumu"nda Alper Dizdar, Cenk Saraçoğlu ve Ali Cenk Gedik "Anaakım Bilime Marksist Müdahaleler: Doğa Bilimleri, Toplum Bilimleri ve Hümanistik Disiplinler" konusunu ele alıyor.

Oturumlarda tartışmaya açılan konular şunlar:

7 Temmuz 2015 Salı

Pınar Kuseyri - Koi Balığı ile Zamanda Yolculuk

Pınar Kuseyri - kağıt üzerine akrilik ve sumi-e, 2015 
[KanalKultur] - Pınar Kuseyri “Koi Balığı ile Zamanda Yolculuk” adlı kişisel sergisiyle 9 – 27 temmuz 2015 tarihleri arasında Art Suites Gallery Bodrum’nda sanatseverlerle buluşuyor..

Her zaman akıntıya karşı direnen Koi Balığı, azmin ve kararlılığın simgesi. Uzakdoğu’da akıntıya karşı yüzerek konusu geçen efsanevi nehrin kaynağına ulaşan Koi Balığı bir ejderhaya dönüşerek manevi dünya ile maddi dünya arasında gidip geleceğine inanılıyor.

Pınar Kuseyri üretimini, Doğu ve Batı sentezi yaparak, Anadolu medeniyetleri ve Doğu motiflerini kullanarak akrilik ve Sumi-e tarzı çalışıyor.

Çalışmalarında geleneksel Japon boyası, Fude (Japon fırçası), Washi (Japon pirinç kağıdı), rapido, kaligrafi malzemeleri ve akrilik kullanıyor.

Uzakdoğu sanatının öykü ve simgelerinden etkilenen sanatçı, kendi yaşadığı coğrafyanın motiflerini de kullanarak oldukça etkili eserler üretiyor...

Emval-i Metruke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi

Toplumsal Tarih, temmuz 2015'te yayınlanan 259. sayısında Ümit Kurt’un “Emval-i Metruke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi” başlıklı yazısını kapağa taşıyor. Ümit Kurt, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelerden yola çıkarak Ermenilerin yaşadığı bölgelerde 33 Emval-i Metruke Komisyonu ve 42 Tasfiye Komisyonu oluşturulduğunu ortaya koyuyor; komisyonlardan biri Osmanlı Ermeni vatandaşlarının mallarını tespit ederken, diğeri de tespiti yapılan malları şahıslara satmak veya orduya bağışlamak gibi yollarla tasfiye etmiş.

K. Aslıhan Yener, “Alalah Kazıları 15 Yaşında” başlıklı yazısında, Hatay’da antik Alalah kentinde on beş yıldır yönettiği kazının, 1930’larda ilk çalışmaları başlatan C. Leonard Woolley’den bu yana geçtiği aşamaları anlatıyor. Mehmet Öznur Alkan yine resmi propaganda plaklarından yola çıkarak, bu kez de “Tarihin Sesli Tanıkları: ‘Demirel Demirel İktidara Yine Gel’” başlığı altında, Süleyman Demirel’i öven ve yeren plakları renkli örneklerle tanıtıyor.

“Ziya Gökalp, Nâzım Hikmet ve Tevfik Fikret” başlıklı yazısında Zafer Toprak, ölümünün 100. yıldönümünde Tevfik Fikret’i anıyor ve bu üç yazarın birbirine bakışını değerlendiriyor. Saltuk Duran’ın “Direktuar Dönemi Fransa’sının Yunan Politikaları Çerçevesinde Manililer” başlıklı yazısı, Yunanistan’ın güneyinde Mora yarımadasının güneybatı ucunda yaşayan isyankâr Mani halkını ele alıyor.

Adam Bennet McConnel, “Ankara Cinayetini Amerikan Belgelerinden Okumak”ta, 16 Ekim 1945’te yaşanan ve literatürde “Ankara cinayeti” olarak geçen, Dr. Neşet Naci Arzan’ın Haşmet Orbay tarafından öldürülmesi olayına dair farklı iddiaları karşılaştırıyor. Beno Kuryel “Matematiğin Tarihsel Dinamikleri” başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünde, matematiğin tarihsel bir evrime sahip olduğu savından hareketle, Paul Ernest’in “Değerler ve Matematiğin Toplumsal Sorumluluğu” başlıklı makalesinin çevirisini sunuyor.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Kral öldü, yaşasın Sulukuleli Sultanlar

[İsmail Engin Geçtiğimiz günlerde, ABD'de yayınlanan The Christian Science Monitor gazetesinin 9 haziran 2008 tarihli internet sayfasında Yigal Schleifer'in "Istanbul gentrifies a 1,000-year-old Roma neighborhood" [1] başlığıyla İstanbul'dan kaleme aldığı bir makale dikkatimi çekti.

Başlığı "İstanbul bin yıllık Roman mahallesini (Sulukule'yi) modernleştiriyor" olarak çevrilebilecek bu makalede, İstanbul surlarının arasında, 1054 yılına kadar geriye giden Avrupa'nın en eski Çingene yerleşimi olarak gösterilen Sulukule'nin yıkılacak olmasına işaret ediliyor; yerine de 620 adet "Osmanlı tarzı" "villa" yapılacak olmasına değiniliyor.

Yigal Schleifer, özetle İstanbul'un 5. yüzyıldan kalma surlarının arasındaki Sulukule Mahallesi'ni, şehirdeki bir mahalleden çok bir köye benzetiyor; Sulukule Mahallesi'ndeki Roman varlığının 1054 yılına kadar uzandığına değiniyor ve bu hususun mahalleyi dünyada olmasa bile Avrupa'daki en eski Çingene yerleşimi yaptığını ifade ediyor. Sulukule projesininin içinde, Roman müziği ve dansının öğretileceği bir kültür merkezi ve Roman müzisyenlerin çalışacağı bir otelin de yer aldığını vurguluyor ve Sulukule Mahallesi'nde yaşayan Romanlara para da ödeneceği; yeni yapılacak, fiyatı 114 bin ila 130 bin dolar arasında olan villalardan satın alma şansının verileceğini kaydediyor...

* * *

Kuşkusuz Sulukule, Türkiye'de Çingene veya Roman müziğinin önemli bir merkezi(ydi). Bu haliyle de İstanbul'daki eğlence sektörüne hayat veren bir özelliğe sahip(ti). Sınırları İstanbul'un dışına taşmış; Türkiye'de etnik müzik denince akla gelen sayılı yerlerden biri halini almış(tı). İçinden çıkardığı geleneksel kültürden beslenen sanatçılarla, Türk müziği için yabancı sayılan Jazz türünden yeni sentezleri denemesine de katkıda bulunuyor(du)...

Seyirci, Musa [Musa Seyirci]

Musa Seyirci (1951 - 2009)
[İsmail Öztürk - KanalKultur] Musa Seyirci (1951 - 2009): Halkbilimci. 1951 yılında Muğla'nın Fethiye ilçesine bağlı Gökben köyünde doğdu. İlkokul öğretmeni Nazmi Kışlak'ın katkılarıyla kitaplarla tanıştı. Isparta Gönen İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. Ardından İzmir'in Ödemiş ilçesinin Bademli kasabası ilkokul öğretmenliğine atandı. İki yıl ilkokul öğretmenliği yaptı ve sonra Trabzon Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nden mezun oldu.

Trabzon Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nde şiirle uğraştı ve edebiyat kolu başkanlığı yaptı. Mezun olduktan sonra 1974-1976 arasında Adıyaman'da Türkçe öğretmenliği yaptı. 1977'de Afyon Cumhuriyet Lisesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaparken aynı öğretim yılı içerisinde Afyon Eğitim Enstitüsü'ne müdür yardımcısı olarak atandı. Afyon Kültür Müdürlüğü'ne kurucu müdür olarak görevlendirildi. 1981 yılının ağustos ayında ziyaretine gelen eğitimci Rauf İnan, Musa Seyirci'nin Afyon yerel gazetesi Kocatepe'de güncel olarak yazdığı yazıları nedeniyle ona, "Çok güzel bir kalemin var, enerjini bu edebi yazılarla harcayacağına, etrafın tam bir halk kültürü cenneti, o kültürü derle ve yaz" demesi üzerine; Afyon halkbilimiyle ilgili yazılmış kaynakları gözden geçirdi; Afyon'un esnaf ve Keçeciler sokağında halkbilim araştırmalarına başladı. Afyon Müze Müdürü Ahmet Topbaş'la Afyon ve ilçelerinde keçeciliği araştırdı. Ahmet Topbaş ile birlikte araştırma alanlarını tüm Türkiye üzerine genişletti ve yaklaşık 500 sayfalık bir metin ve yüzlerce slayt ortaya çıkardılar. Ahmet Topbaş'ın yardımıyla Afyon Müzesi'ndeki bütün etnografik eserlerin, Türkmen mezar taşlarının ve İslam dönemi mezar taşlarının envanterini yaptı. Topbaş'la beraber Afyon'un 100'ü aşkın köyünü tarayarak bu köylerden derledikleri verilerin bir bölümünü yayınladı. Verilerin tamamı müze arşivindedir.

1984 yılında Antalya'ya Kültür Müdürü olarak atandı. Burada Naci Eren'in teşvikiyle Yörükler üzerine çalışmaya başladı. Yörük bir aileden gelmesi nedeniyle Yörükler tarafından çabuk kabul gördü. Söbüce ve Anamas yaylalarında Yörük yaşamını inceledi. O dönemde tek yerel radyo olan Antalya radyosunda haftada bir gün kültür programları yapmaya başladı. Bu programlarda sık sık Yörük kültürünü anlattı.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Sabri Çakır: Sedat Veyis Örnek ve Türk Halkbilimi

Prof. Dr. Sabri Çakır
[© Sabri Çakır - KanalKultur] - Dört yıl süreyle öğrencisi olmaktan, derslerini sınıfın en ön sıralarında dinlemekten, not almaktan zevk alıp her zaman gurur duyduğum Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek, bu kez Folklor/Edebiyat Dergisi’nin özel konuğu yapılmış. Folklor/ Edebiyat Dergisi 82. Özel Sayısı'nı Sedat Veyis Örnek’in yaşamı ve yapıtlarına ayırmış..

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Serpil Aygün Cengiz ve arkadaşlarının editörlüğünde, ölümünden 35 yıl sonra gerçekleştirilen “Sedat Veyis Örnek Sözlü Tarih, Biyografi ve Belgelik Çalışması” başlıklı TÜBİTAK projenin öyküsü, 820 sayfalık içerikle bu derginin özel sayısını oluşturmuştur. Derginin kapsamında Örnek’in tüm yaşam öyküsü, yurtdışı deneyimleri, tiyatro eserleri, öyküleri, folklora (halkbilime) dair araştırmaları, kitap ve sözlükleri, kendisi hakkındaki düşünce ve görüşler, söyleşiler vb. yazın ve bilim dünyasını ilgilendiren çok sayıda yapıtı yer almaktadır. Alışılagelen adı “folklor” olan “halkbilim ”in Türkiye’deki kurucusudur. Araştırma ve gözlemlerine dayanarak yazdığı “Türk Halkbilimi" kitabı bir ilktir ve Sedat Veyis Örnek’in ölümünden 35 yıl sonra da edebiyat, antropoloji, sosyal antropoloji ve halkbilim bölümlerinde hâlâ okutulmaktadır ve henüz eşi ve benzeri yazılamamıştır. İşte Folklor/Edebiyatın bu özel sayısı, sadece halkbilimci olarak değil çok yönlü yazın, bilim ve kültür-sanat insanı Sedat Veyis Örnek’i ve tüm yapıtlarını okuyucularıyla paylaşmaktadır.

Gerçekten çok yönlü bir bilim insanını, halkbiliminin kurucusunu başkalarının bakış açısı ya da yorumlarından anlamak, anlatmak çok zordur. Çünkü Örnek, sadece kavramsal anlamıyla halkbilimin Türkiye’deki kurucusu ve halkbilim kitabının yazarı değil öyküleri, tiyatro eserleri, gazete ve dergi yazıları/makaleleri ile lise yıllarından beri dikkatleri üzerine çekmiş bir edebiyat ustasıdır da. Bu muhayyile gücü, bilimsel tutku, öğrenme ve yazma yetenekleriyle birleşince çok yönlü, çok kültürlü, gözlemleyen, araştıran, yazan çizen gerçek bir bilim insanı Sedat Veyis Örnek ortaya çıkar.

Erdoğan Karayel çizdi: Sivas Acısı - Dinmeyen acının, eksilmeyen utancın 22. yıldönümü

© Erdoğan Karayel: Sivas Acısı - Dinmeyen acının, eksilmeyen utancın 22. yıldönümü
donquichotte.org/

3 Temmuz 2015 Cuma

Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır

Türkiye’de güncel sanatın maddi belleği, üretim ve sergileme dönemiyle sınırlıdır. Çok az sayıdaki özel kurum ise, bu durumun yükünü taşımakla birlikte, “güncel olan”ın da sınırlarını çiziyor. Özel koleksiyonların çoğu, vizyon eksikliğinden muzdariptir; eserler, ev ve şirket duvarları ya da depolarda erişimden uzaktadır. Son yıllarda SAHA, collectorspace ve SPOT gibi bir dizi yeni girişim, bu alandaki yoğun piyasalaşmayı dengelemek üzere, özel adına kamu nezdindeki güvenilirliği geri kazanmaya çabalıyor. Ancak, özel olan, çoğu zaman mevcut hâliyle kalmaya devam ediyor; kamusal olan ise, erişilebilirlik ve ortak imtiyazların hâlâ müzakereye bağlı olduğu bir alandır. Böyle bir ortamda, sanat eseri toplayıcılığında bilinç ve sorumluluğun artırılması, sanatın erişilebilir kılınmasında koleksiyonların oynayabileceği rol, acilen değerlendirilmesi gereken konulardandır.

SALT Beyoğlu, sanatseverleri 9 haziran - 2 ağustos 2015 tarihleri arasında "Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır" adlı sergiyle buluşturuyor.

"Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır", üç özel koleksiyonu bir araya getirerek sanat eseri toplama merak ve heyecanı ile bu alandaki tercihler üzerine eleştirel bir diyalog ortamı kurmayı amaçlıyor. Öngösterimi 21 nisan - 17 mayıs 2015 tarihlerinde, SALT Beyoğlu’ndaki Forum’da gerçekleştirilen sergi, koleksiyoncuların ağırlıkla görsel-işitsel üretimlere ilgisini yansıtan 50’den fazla işi içeriyor. Sergideki işler, Bilge ve Haro Cümbüşyan, Ayşe ve Saruhan Doğan, Tüten ve Agah Uğur koleksiyonlarından seçilmiş. Tüm işler orijinal dillerinde sunuluyor.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Evin Sanat Galerisi Karma Sergisi

Nuri İyem - duralit üzerine yağlıboya, 61 x 46 cm., 1999
Evin Sanat Galerisi 3 temmuz – 3 ağustos tarihleri arasında Bashaques’ Galeri, Alaçatı’da...

Alaçatı’nın tanınmış ev sahiplerinden birisi olan Bashaques’ Alaçatı, geçtiğimiz yaz başlattığı sergileri bu sezon tüm yaz sürdürüyor; Bashaques’ Galeri’nin misafiri olarak İzmirli sanatseverler ile buluşuyor.

Temsil ettiği sanatçılarının son dönem eserlerine yer verdiği yaz karma sergilerine paralel zamanlı Alaçatı’da görülebiliyor.

Sanatçılar: Nuri İyem, Neş’e Erdok, Rahmi Aksungur, Temür Köran, Hakan Gürsoytrak, Cansen Ercan, Zulal, Aylin Zaptçıoğlu, Emin Turan, Setenay Alpsoy, Hakan Cingöz.